* To see the English meaning of a word/phrase, drag the mouse over that word/phrase as it appears on the page.


Kurbağa Duası
"Frog Prayer"
(by Ömer Seyfettin)

        Taşra  âlemi...  Yani  İstanbul'un  dışında  geçen  hayatne  hoşturBunu  ancak  yaşayan  bilirBir taraftan  eşrafulemâ  filanÖbür taraftan  memurlarzâbitlermuallimler...  Sonra  kasabanın  çift çubuk sahibi  yerli  ahalisi...  Her  sınıfınher  zümrenin  ayrı  kahvesiayrı  eğlencesiayrı  zevki  vardırBeyne's-sunûf  denebilecek  yegâne  adam  kazanın  belediye  doktorudurO  daima  herkesle  konuşurdüşer kalkarMuallimlerinmemurlarınzâbitlerin  oturdukları  kahvelere  girerEczane  ise  eşrafın  kulübüdürBüyük  rütbeli  memurlar  da  oraya  uğrarlarAvukat  yazıhaneleri  de  bir  dereceye  kadar  eczaneye  benzer

        Hâsılı  taşrabaşlı başına  gayet  hoş  bir  âlemdirYedisekizbelki  dokuz  sene  oluyorben  de  İstanbul'a  pek  uzak  olmayan  bir  kasabada  idâdi  muallimiydimBaşlı başına  bir  âlem  olan  taşrada  mektep  de  başka  bir  âlemdirÂdeta  âlem  içinde  bir  âlemdirProgramlarıgayeleri  birbirine  zıt  dört beş  mektebin  yetiştirdiği  yaşlıgençzekibudalazevzeksükûtî  yirmi  muhtelif  adamMüdürmuavinmuallimlermuîtler...  İdare  memurlarıEvvel  zamandan  kalmahani  o  bir  tarafından  güneş  batarken  öbür  tarafından  doğan  eski  kocaman  imparatorluğumuzun  en  uzak  köşelerinden  gelme  leylî  talebe...  Her  ırktanher  cinsten  -lisanlarından  başka  hiçbir şeyleri  Türkleşmemişbir sürü  çocukFakat  bu kadar  bariz  tezatlar  arasında  o  ne  samimi  ahenktirMutaassıplarmürtecîlerliberallersonra  hiçbir  muayyen  mesleğimeşrebi  olmayanlar  birbirleriyle  kardeş  gibi  geçinirlerdiBir  riyâziye  muallimi  vardı  ki  aşırı  derecede  açık fikirliydiTabiat  muallimi  hepimize  kara cahil  nazarıyla bakıp  için için  acıyan  ciddi  bir  gençtiBen  edebiyat  muallimiydimFransızca  muallimi  bir  YahudiydiNöbetçi  olduğu  vakitler  gece  müzakeresinde  çocukların  kendisine  sorduğu  lügatları  Latin  harfleriyle  cep  defterciğine  yazarertesi  günü  mânâlarını  benden  anlardıBir kere  "cezbe-i  Rahman"ın  ne  demek  olduğunu  zavallıya  sormuşlarİyi anlamamışdefterine  "cezve-i  RahmanyazmışMuallimlerin  odasında  beni  tuttu

        - Cezve-i  Rahman  ne  demek
dedi

        - Öyle  şey  olmaz! . 
diye  güldüm

        Israr ettiKendisine  soran  talebeyi  buldurduKitabı  açtıkYanlış anladığı  meydana çıkıncabu  aramızda  bir  alay mevzuu  olduBiçarenin  adı  "cezve-i  Rahmankaldı  gitti

        Hele  müdür...  Ben  dünyada  bu kadar  intizamperverkanunperverusulperver  bir  adam  görmedimBir kere  maiyetinin  hiçbirisiyle  hususî  münasebette bulunmazmektep  heyetinin  haricindetıpkı  bir  esatir  mâbudu  gibi  ayrı  yaşardıAramızda  lakabı  "zımnındaidiSon derece  ehemmiyet verdiği  meclis  günleriodasında  toplandığımız  vakit  hiçbirimize  laf  söyletmezhepimize  "zımnındazımnındazımnındadiye  ayrı  tahrîratlar  yazdırırherhangi  mesele  olsaaynı  kelimelerleaynı  cümlelerin  nihayetine  mâhut  "zımnında"yı  takarak  bir şey  kaleme aldırınca  hallettim  sanırdı

        Arkadaşlarımın  içinde  en  sevdiğim  ulûm-ı diniye  hocası  Bâhir EfendiydiMedreseden  sonra  darülfünunu  da  tamamlamıştıYaşı  elliye  yaklaşıyorduFikrinde  musırcerbezeliaçıkgöztuhafşen  bir  adamdıBenimle  dostluğuna  sebepterbiye  hakkındaki  fikirlerimizin  bir  olmasıydıÇünkü  ben  her ne kadar  milliyetperver  bir  liberalsem  de,  "terbiye"nin  daima  "muhafazakârâneolması  lazım geldiğine  mûtekidimİçtimâi  inkılabın  yeri  mektep  değilhayattırMuallimlerin  vazifesi  çocuklara  eski  hayatın  terbiyesini  ibrâm etmektirO  da  işte  benim  gibi  düşündüğü  için  meclislerde  ikimiz  taraftarlarımızla  bir  kuvvet  teşkil ederliberallereyani  asrî  terbiye  taraftarlarına  ağız açtırmazdık

        Bâhir Hoca'nın  en  meftun olduğum  şeyleri  canlılığı  ile  "mebnî-aleyhmebnî-bihmebnî-lehgibi  tâbirleriydiKavga eder  gibi  konuşurkelimelerine  sanki  yumruk  şeklinde  vücutlar vermek  istiyormuş  gibi  sağ  kolunu  -bir  Karagöz  çevikliğiylesallardıKusuru  yalnız  nargilesiydiBuna  o kadar  müptelaydı  kikahvedemektepte  günde  on  tane  içmeden  yapamazdıNargile  bu...  Cigara  filan  gibi  bir  şey  değilHavaleliMüdürdenmüfettişlerden  gizlemek  lazımBir  gün  kahvemizde  oturmuşportatif  bir  nargile  şekli  düşünüyordukMesela  içildikten  sonra  üzeri  çıkarıldı    sürahiye  benzesinlüle  cebe  girebilsin... 

        Bâhir Hoca
       - Ya  marpuç
diyordu
       - Cübbenin  altınabeline  sararsın
       - Kırılır
       - Fesinin  içine  çörekle
       - Sığmaz... 

        Böyle  konuşurken  içeribelediye  doktorunun  girdiğini  gördükBizim  yanımıza  geldiselamlaştıkOturduCuma  günü  Bektaşî  Tekkesi'ne  gideceklermişKuzusazbiraz  da  mey  varmışBizi  de  davet etti

        Ben
       - Gidemeyiz
dedim

        Biz  muallimdikÖyle  sazlı sözlüiçkili  meclislere  giremezdikDoktor  ısrar etti.  "Siz  içmezsinizKulaklarınızı  tıkarsınızgözlerinizi  bağlarsınız."  diyorduZaten  arkadaşlardan  birkaçı  razı olmuş... 

        Bâhir Hoca
       - Nargilemi  götürürseniz  ben  de  gelirim
dedi

        Doktor
       - GötürürüzHem  vallahi  ben  götürürüm  hocam
diye  yemini bastı

        Ne  şenne  babayânî  bir  delikanlıydıÂdeta  kasabanın  canlı  bir  neşesiydiHastalar  ilacından  ziyade  onun  sözlerinden  şifa bulurlardı

***

        Cuma  günü  cümbür cemaat  Bektaşî  Tekkesi'ne  gittikBurası  eski  mesut  zamanlardan  taptaze  kalmış  bir  cennetin  hayaline  benziyorduSanki  tarih  denen  fırtınanın  felaket  rüzgârları  bu  asırlık  çınar ağaçlarının  arasındanbeyazmünzevî  binanın  sakin  çatısı  üstünden  hiç  geçmemiştiEtrafta  setleri  olmasa  tabii  bir  göl  sanılacak  derecede  büyük  bir  havuz  zümrüt  gölgeler  içindenilüfer  rüyalar  açmışuyuyorduDervişlerin  yaydığı  hasırlara  yan geldikTelgrafçı  udunutapu  memuru  kanununu  aldıKemancı  Aleko  da  gelmiştiSaz  başladıDoktor,  "Sâki  benim!"  diye  herkese  sunuyorBâhir Hoca'nın  önünde  dikilip  kalıyordu

        - İşte  benim  nargilem  var... 
       - Bir  yudum
       - Ömrümde  bir  katre  ağzıma  almamışım
       - Bir  yudum  alGargara etSonra  tükür
       - Ne  fayda
       - Vallahi  muzâdd-ı taaffündür
       ...

        Bâhir Hoca  bu gibi  meclislerde  kara  mutaassıp  görünmek  istemezdiAğzına  bir  kadeh  rakı  aldıFakat  doktorhocayı  gıdıkladıBirkaç  damla  yutturduYuttuğunu  inkar etmekle  beraber  bu  birkaç  damla  ona  birkaç  küp  neşesi verdiGülüyordukEğleniyordukLâkin  kafamız kazan gibiydiBu  yeşil  cennette  ardı arası kesilmez  bir  cehennem  gürültüsü  vardıKocaman  havuzun  içinde  belki  bir milyon  kurbağa...  Avazları çıktığı kadar  haykırışıyorlardıO kadar  kiâdeta  birbirimizin  söylediğini  işitemiyorduk

        Doktor
       - Vay anasınıdedibunları  nasıl  susturmalıKulaklarımız  patlayacak

        Dervişler
       - Ne  yapsanız  susturamazsınız
diyorlardı

        Bâhir Hoca'dan  maada  hepimiz  kalktıkÇünkü  dayanılacak  gürültü  değildiTaş  toprakelimize  ne  geçtiyse  havuza  atmaya  başladıkKurbağalar  bu  tecavüzümüzden  hiddetlenmiş  gibi  daha  beter  bağrışmaya  koyuldularDoktorgazeteler  tutuşturduKorkup  kaçsınlar  diye  üzerlerine  attıHayırhayır...  Ne  yapsak  susmuyorlardaha  ziyade  azıtıyorlardıSazı  duymak  mümkün değildi

        İçimizden  birisi 
       - Buradan  kaçmaktan  başka  çare  yok
dedi
       - Nereye  gidelim
       - Havuzun  uzağında  bir  yere... 

        Biz  böyle  hicret  müzakeresi ederken  nargilesinin  başında  unuttuğumuz  Bâhir Hoca'nın
       - İstersemben  onları  bir anda  sustururum
dediğini  işittik

        - Nasıl
       - Bir  nefes ederim
       - Ee
       - Hemen  susarlar

        ... Gürültüden  neşemiz kaçmışken  hepimiz  yine  güldükDoktor,  "Bu  kurbağalar  yarım başağrısı  değil  ki  bir  nefeste  dursunlar."  diyordu.  "Bunlar  baş belası!"  Fakat  Bâhir Hocayine  hiddetlenmiş  bir  Karagöz  tehâlüküyle  yumruğunu  sallıyorhepimizin  itikatsızlığına  sövüp sayıyorduOnun  bağırtısı  bir taraftanbir milyon  kurbağanın  kopardığı kıyamet  bir taraftan...  Hâsılı  bir  curcunadır  gidiyorduMeclisin  neşesi  kalmamıştı

        Bâhir Hoca
       - Herkes  yerine  otursundediben  havuzun  kenarına  gideyimnefes edeyimSusmazlarsa  yüzüme  tükürün... 
       - Haydihaydi  öyleyse  Hoca...         - ...

        İnanmıyorduklâkin  "bir  alay  çıkarümidiyle  yerlerimize  oturdukHoca  kalktıNargilesini  eline  aldıHavuzun  kenarına  gittiArkasını  bizden  tarafa  çevirmiştiSulara  doğru  üfürdüğünü  gördükBir  dakika  geçmedikurbağalar  birdenbire  sustularKoca  havuzdan  bir çıt bile çıkmıyorduŞaşırmıştıkOyumruğunu  sıkarak  muzafferane  döndügeldi

        - Ne  yaptın  Allah aşkına
diyenlere
       - Görmediniz  miGözlerinize  de  mi  itimadınız  yoknefes ettim
cevabını verdi

        Yarım  saat  geçince  kurbağalar  yine  ötmeye  başladılarArtık  korkmuyordukBâhir Hoca  kalkıp  havuzun  kenarına  gidiyorbir  nefeste  yine  hepsini  susturuyorduGiderken  sevgili  nargilesini  "Sarhoşsunuzkırarsınız!"  diye  bizim  yanımızda  bırakmıyorduAkşama  kadar  eğlendikBâhir Hoca'nın  nefesine  Kemancı  Aleko  bile  inandıDoktor  inanamıyorfakat  gözüyle  gördüğü  neticeyi  de  inkar etmek  cesaretini  gösteremiyorduYerli  memurlar  hayretten  rakıya  bile  devam edememişlerdiBektaşi  dervişleri  dalgın dalgınnefes  sahibine  bakıyorlardı...  Kimbilir  akıllarından  neler  geçiyordu

        Ertesi  akşamkahvede  Bâhir Hoca  ile  yan yana  oturmuşİstanbul  gazetelerini  okuyordukBen  okuduğumu  anlamıyoronun  Bektaşi  Tekkesi'nde  kumanda verir  gibi  kurbağaları  nasıl  susturduğunu  düşünüyordumDoğrudan doğruya  kendisine  sorsam  eminim  ki  yine,  "Gözlerine  de  mi  itimadın  yokNefes ettimkör  müydün?"  cevabını verirbeni  de  kurbağalar  gibi  sustururduFakat  ben  enayi  değildimOna  zihnen  ilmî  bir  pusu kurdumEvvela  gazeteleri  bıraktırdımGayet  tatlı  bir  ruhiyat  bahsi açtımBöyle  şeylere  çok  meraklıydıHayvanlarda  ruh  olmadığınımahlukatın  maneviyat  haricinde  tıpkı  nebatat  gibi  yaşadıklarını  anlatıyordum

        - Ben  de  bu  fikirdeyim
dedi 
       - Hayıryalan söylüyorsun
dedim
       - Vallahi
       - Hayıryalan
       - Ne  biliyorsun
       - Çünkü  sen  kurbağalara  nefes ettinDemek ki  hayvanların  maneviyat  haricinde  yaşadıklarını  bilmiyorsun

        Kollarını  masanın  üzerinden  çektiArkasına  dayandıdurduGözlerime  dik dik  baktıAşağı tükürse sakalı, yukarı tükürse bıyığıydıÖyle  bir  vaziyete  sokmuştum  ki...  Kalın  kaşlarını  çattı

        - Ben  kurbağalara  nefes etmedim
dedi
       - Ya  nasıl  susturdun  onları
       - ...

        Ağzını  açamıyorduFena  sıkışmıştıAklı sıraya  cahilliği  kabul edecekya  hakikati  söyleyecekti

        - Söyle  öyleysene  yaptın  da  kurbağalar  sustu
       - Şey...  Canımbudala  mısınNefes  filan  olur  muŞey  ettim
       - Ne  ettin
       - Nargilenin  marpucunu  sarkıttım
       - Ee
       - Kurbağalar  onu  yılan  sandılarHemen  dibe  kaçtılar
       ...

        ... Fakat  taşra  hayatının  bir  vasfı  da  sır  saklamaktır

        Bâhir Hoca
       - Saf  adamların  itikatlarını  bozmamalıOnlara  ilmî  hakikatlerin  lüzumu  yokSakın  marpucu  kurbağalara  gösterdiğimi  kimseye  söylemeVarsınnefes ettim  diye bilsinler
dedi

        Ben  bu  sırrı  ağzımdan  hiç  kaçırmadımBütün  kasaba  halkı  Hoca'nın  nefes  kerâmetini  işittiHatta  Bektaşiler  de  buna  şahittiDoktorun  bile  şüpheleri  yavaş yavaş  gevşedieridiBâhir Hoca'nın  bir  üfürüşte  kurbağaları  susturduğundan  bahsolunduğu  vakitzavallı  boynunu büküp

        - Dünyada  ne kadar  meçhul  varİlmimiz  bu  meçhulün  yüz milyonda biri  bile  değil
dero  her vakitki  şuh  kahkahasını atamazdı...