* To see the English meaning of a word/phrase, drag the mouse over that word/phrase as it appears on the page.


Gizli Mabet
"Secret Temple"
(by Ömer Seyfettin)


        Geçen gün Tokatlıyan'da Sermet beni genç bir Frenk'le tanıştırdı. Sorbon'dan arkadaşmış! Kumral, çini mavi gözlü, güzel, narin, nazik bir çocuk! Azgın bir "Doğu" âşığı! İlk sözü bu oldu:

        - Azizim, siz kendinizi bilmiyorsunuz. Avrupa'yı bir şey zannederek kendi güzelliklerinizi göremiyor, kendi esrarlarınızı yaşamıyorsunuz...

        Birdenbire haklı , haksız olduğunu kestiremediğim bu paylamaya gülümsedim:

        - Yaşamadığımızı, göremediğimizi ne biliyorsunuz?..

        - Bunu gözümle gördüm, diye coştu. Üç gecedir Sermet'in evindeyim. Herşey alafranga: Yemek salonu, yatak odası, karısının, kardeşlerinin giyinişleri, hareketleri, hatta düşünüşleri, görüşleri bile hep Avrupai! Ah nerede Loti'nin Türkiye'si?..

        - Loti'nin Türkiye'si karşı tarafta! dedim.

        - Evet öyle söylüyorlar. Fakat içine girilmez bir âlem! Yazık ki siz bu pitoresk âlemi sevmiyorsunuz!..

        - Sevenlerimiz de var... dedim.

        - Siz sevenlerden misiniz?..

        - Evet... diye abartılı bir heyecanla başımı salladım.

        "Sabit fikir" lerinin hududunu aşamayan Frenkler ne masumdurlar! Bu genç Avrupalı da bunlardan biriydi. Türkiye'ye dair konuşmaya başladık. İddia ediyordu ki biz kendimizi tanımıyoruz; en güzel, en zengin, en estetik sokaklarımıza pis diyoruz; artık güzellikten mahrum Avrupa binalarına, büyük caddelere, tabiatı öldüren geometri çirkinliklerine kıymet veriyoruz... Rumlara kızgınlığı kin derecesini geçiyordu. Beyoğlu'ndan öyle nefret etmişti ki: "Ne iğrenç Batı karikatürü, Yarabbi!" derken neredeyse sarararak tiksiniyordu. Kafası Loti'nin hayalleriyle doluydu. Bizim sefalet, vahşet, cehalet dediğimiz perişanlıklarımıza o "harika!" diyor, bu bitip tükenmeyen mezbeleler, baykuşlu viraneler karşısında nasıl olup da büyük bir heyecan duymadığımıza şaşıp kalıyordu. Sonunda kendisinin, Avrupalılaşmamış bir Türk evine götürülmesini benden istedi. Aklıma birdenbire Karagümrük'te oturan yaşlı sütannem geldi. Bu oldukça sofu ve oldukça stoik, oldukça muhafazakâr bir kadındır, kendinden büyük eski Arap halayıkçığıyla oturur, kocasından kalan ufacık bir gelirle rahat rahat geçinir.

        - Öyleyse sizi hiç Avrupalılaşmamış yaşlı bir dulun evine götüreyim! dedim.

        Teşekkür etti. Sevindi:

        - Ne vakit?..

        - Bugün, hatta isterseniz şimdi.

        - Bu mümkün ?..

        - Mümkün, yalnız başınıza bir fes alacağız, dedim.

        Böyle ansızın gitmek, alaturka evde tekliflere, tekellüflere meydan bırakmayacak, tabiatı, pitoreski, bu Doğu âşığı Frenge olduğu gibi gösterecekti. Sermet zavallının sevincine gülmekten katılıyordu. Ona veda ettik, bir arabaya atladık. Beyazıt'a indik. Frenkçiğe bir dükkândan ciğer gibi kıpkırmızı bir fes aldık. Kalıplattık. Tramvaya binmek istemedi.

        - Buradan aşağı hep Türk mahallesi mi? dedi.

        - Evet hep Türk mahallesi.

        - O hâlde rica ederim, yayan gidelim.

        - Pekâlâ!.. dedim.

        Yangın yerlerinden yürüdük. Sisli bir hava, bulutlu, karanlık bir gökyüzü harap evlerin, ıssız viranelerin dinginliğine sanki acı bir hüzün karıştırıyordu. Yolda ona talimat verdim. Sütanneme kendisi için Çerkez diyecektim.

        Gerçi o horozdan kaçan bir kadın değildi. Fakat belki bir Hristiyanın yanına çıkmak istemezdi. Bu basit entrika genç Frengin hayal gücünü daha beter alevlendirdi. Bir tarafa çarpılmış siyah, çürük tahta evler, yıkık duvarlar, sökük çatılar karşısında duruyor, "Oh, ne manzara, ne manzara!" diye bir türlü ayrılamıyordu. İki saatte eve gelebildik. Bu üç katlı, ahşap, biraz viranca bir binadır. Kapıyı çaldım. Yaşlı Arap açtı.

        - Sütannem yok mu?, diye sordum.

        - Komşuda. Buyrun.

        - Haydi, Karanfil Dadı, git koş, benim geldiğimi söyle. Yanımda da bir misafirim var. Bu gece sizde kalacağız, dedim.

        İçeri girdik. Temiz fakat karanlık taşlıktan geçerek koca bir merdivenden çıktık. Misafir odasına genç Frenk bayıldı. Yerde güzel bir Acem halısı yayılıydı. Duvarlar -rahmetli hattat sütbabamın hatıra bıraktığı- levhalarla süslenmişti. Yastıklarına fes rengi perdelerin düştüğü sedirler kırmızı kadife örtülerle örtülüydü. Karşı karşıya oturduk. Kafeslere hayran oldu.

        "Neredeyse kendimi bir rüyanın içinde sanıyorum!" dedi. Sütannem gelince benim gibi elini öptü. Ara sıra başındaki fesini unutuyor; gayr-i ihtiyarî reverans hareketleri gösteriyordu. Sütannem bunun pek farkına varmadı ama:

        - Konuştuğunuz söz Çerkezceye benzemiyor, dedi.

        Ben:

        - Anneciğim, bu senin bildiğin Çerkezce değil, göçten sonra çıkmış, Rusça ile Çeçence ile karışık yeni bir Çerkezce! diye kandırdım.

        Sözde bu Çerkez misafir, hacca gitmek için İstanbul'a gelmişti. Sütannem hac vakti olmadığını hatırlatınca ona da bir kulp buldum. Maksadı daha evvel davranıp İstanbul'da biraz Türkçe öğrenmekti.

        - Ah bu yaşta hacı olmak, ne mutlu, ne mutlu, darısı senin başına!.. diyordu.

        - Âmin, âmin!..

        Frenk, ağzımızdan çıkan bu kelimeyi birdenbire tanıyor, aşinalığını göstermek düşüncesiyle kendi şivesiyle tekrarlıyordu:

        - Amen, amen!..

        Sütannem bu Çerkezle hacca beraber gitmemi tutturdu. Kısacası yemek zamanına kadar hep hacdan, hocadan falan bahsettik. Ben sütannemin öğütlerini çıtır çıtır hep Çerkezceye çevirdim. Sofraya oturunca Frenk bütün bütün büyük heyecanının içinde kendinden geçti. Yalnız yabancı misafirlere çıkan gümüş sini, zavallıyı deli edecekti. Çatalı bırakıyor, sütannem gibi eliyle yemeye çalışıyordu. Ben vazgeçirdim. Elle yemek yalnız yaşlı kadınlara özgü olduğunu söyledim. Dünyanın en rahat vaziyeti bağdaş kurmak olduğunu iddiaya başlarken sofradan kalktık. Kahvelerimizi içtik. Sütbabamın kütüphanesinde hatıra gibi duran eski yazma kitapları misafirime gösterdim. Nakışlara, ciltlere, minyatürlere hayran kaldı. Uyku zamanı gelince, onu Karanfil'le beraber en üst kata çıkardık. Yatağını bahçe üstündeki odaya yapmışlardı. Tuvaleti falan gösterdim. "Bonsuvar" dedim. Ben de orta kattaki odaya çekildim. Gece fırtına çıktı. Şiddetli bir yağmur yağdı. Sabahleyin oldukça güzel bir hava açılmıştı. Frengi uyanmış, giyinmiş buldum. Yatağın içine oturmuş, bir şeyler yazıyordu.

        - Bonjur...

        - Bonjur, mon ami!..

        - Ne yazıyorsunuz?..

        - Oh, etkilenmelerimi!..

        - O kadar etkilendiniz?..

        - Anlatamam, size anlatamam!..

        Aşağı indik, sabah kahvelerimizi içtik. Sütannemin ellerini öptük. Bu Frengi, daha beter Doğu pitoreskinin içine batırmak için yayan olarak Fatih'e götürdüm. Caminin karşısındaki kahveye oturduk. Birer nargile ısmarladım. Dışarı üflemesin diye ilk önce önemle içmek işlemini öğrettim. Keyiflerimiz gelmeye başlıyordu. Zavallıyı yine azıttırmak, coşturmak için:

        - Azizim, şu karşındaki mabede bak, dedim. Ne incelik, ne heybet değil mi?

        Frenk gülümsedi, o kadar heyecanlı görünmedi. Daha dün yıkık çeşmelerin, eğrilmiş duvarların huzurunda deli gibi çırpınan bu adamın ilgisizliği garibime gitti. Sordum:

        - Bu abideyi beğenmediniz mi, yoksa?

        - Bu, bu mabet hiç... diye mavi gözlerini küçülterek tekrar gülümsedi.

        - Ne demek hiç? Bu İstanbul'un en büyük bir abidesidir...

        - Bu, hiç... Bu mabet, hiç...

        - Ne demek?..

        - Ben ondan daha önemlisini gördüm.

        - Olamaz, dedim, ne vakit gördünüz?

        - Bu gece...

        - Rüyanızda ?..

        - Hayır...

        - Ya nerede?..

        - Evde...

        - Hangi evde?..

        - Yattığımız evde...

        Şaşaladım.

        - Ne gördünüz canım?., dedim.

        - Piyer Loti'nin göremediği bir şeyi! Hiçbir Avrupalının tanımadığı bir sırrı!..

        Gülümsüyordum.

        - Evet, ben sizin gizli mabedinizi gördüm, dedi.

        - Nasıl gizli mabet, canım?..

        - Boşuna saklıyorsunuz. Ben gördüm işte!.. Yüzyıllardan beri Avrupalıların gözlerinden sakladığınız gizli mabedinizi, özel mabedinizi bu gece gördüm. Ama emin olunuz, bu sırrı koruyacağım. Paris'e gidince gazetelere yazmayacağım, defterimde kutsal bir şey gibi bu hatıra saklı kalacak.

        - Sözlerinizden bir şey anlamıyorum, dedim.

        - Israr etmeyiniz gördüm, gördüm...

        - Neyi canım?..

        - Gizli mabedinizi!

        - Bizim gizli mabedimiz, falan yoktur.

        - Boşuna inkâr ediyorsunuz, ben gördüm.

        - Garip, çok garip!.. diye başımı sallıyordum.

        Frenkçik dayanamadı. Cebinden maroken kaplı bir defter çıkardı.

        - Bak görmüş müyüm, görmemiş miyim?! dedi.

        Son sayfaları okumaya başladı: "...Sabah! Büyük bir heyecan, bir haz içinde şu satırları yazıyorum. Dün Sermet'in tanıştırdığı bir Türkle bu İstanbul'un en bilinmeyen yerine geldim. Meğerse Jacques Casanova, Pierre Loti filân konaklarla yalıların selâmlık dairelerinde birer kahve içmekle Doğuyu gördük sanıyorlarmış. Asıl Doğu görünmeyen tabakalarda... Ben işte hiçbir Avrupalının görmediği şeyi gördüm. Burası yaşlı, dul bir kadının evi. Oldukça dindar bir kadın. Evin içi, sofra takımı, âdet, tarzlar, kısacası herşey hiç bozulmamış... Tamamıyla alaturka. Gece beni en üst katta bir odaya yatırdılar. Sabahleyin oldukça erken uyandım. Yataktan kalktım. Garip bir merak içimi yiyordu. Ayaklarımın ucuna basarak dışarı çıktım. Karşıda bir oda vardı. Kapısı aralıktı. Yavaşça ittim. Bir de ne göreyim? Gizli bir aile mabedi!..

        Beyaz perdeler inik. Aralarından soluk bir aydınlık giriyor. Duvarlarda birçok büyük levhalar asılı. Köşelerde ağır ceviz ağacından yapılmış, demir çemberli mezarlar duruyor. Şüphesiz bu mezarlarda sevgili ölülerin mumyaları var. Bir tanesini açmaya çalıştım. Mümkün değil, kitli! Sonra yerde irili ufaklı birçok kaplar duruyor. Bazıları bakırdan, bazıları porselenden! İçlerinde değerlileri var, örneğin kapının sırasında, birinci mezarın önündeki oldukça değerli, etrafı altınla yaldızlanmış bir kap. Köşedeki yeşil bir vazo... Kim bilir nasıl bir topraktan yapılmış, mabedin içinde anlamını anlayamadığım bir oran içinde ipten birtakım kenarlarla açılar gerilmis. Bu kutsal açıların üzerinde şüphesiz ölülere ait olan birtakım relikler asılı. Kaplarda kutsal sular duruyor. Bazısında taşacak derecede çok. Mekke'nin, Medine'nin, kim bilir, hangi bilinmeyen, hangi kutsal köşelerinden gelen bu esrarlı, bu kutsal sulardan tattım. Biraz kekremsi... Kapların dibinde hafif, ama oldukça hafif bir toprak tortusu var. Her kaptan içtim. Hepsinin tadı bir. Kalbim çarpmaya başladı. Yasak bir mabede girmis bir küfürbaz, bir hain, bir kâfir heyecanıyle dışarı çıktım. Sanki bu mezarlar birdenbire açılacak, içlerinden yüzlerce sene önce ölmüş yaşlı Türkler kavuklarıyla, yatağanlanyla, kalkıp üzerime yürüyecekler sandım. Sanki duvarlardaki levhalar sallandı. Kutsal kapların içi çalkandı. Sanki o an bir deniz olacak, oralarda beni boğacaklardı. Bu kutsal suların kızgınlığını, sessizliğini, yüceliğini şimdi içimde duyuyor gibi oluyorum. Esrarlı, belirsiz bir ağırlık, bir ateş damarlarıma yayılıyor. Beynimde karanlık, bilinmeyen bir kubbenin derin akislerini işitiyorum. Öyle anlatılmaz bir heyecan duyuyorum ki..."

        Kendimi tutamadım. Öyle bir kahkaha attım ki Frenk marpucunu elinden düşürdü. Az daha nargilesi devrilecekti. Sabah keyfini çatmaya gelmiş müşterilerin keyiflerini kaçırdım. Dik dik yüzüme bakıyorlardı.

        Frenk sordu:

        - Neye gülüyorsun?..

        - Ayol sen gizli mabede girmemişsin! dedim.

        - Ya nereye girmişim?..

        - Sütannemin sandık odasına!

        - Sandık odası ne?..

        - Bizim evlerde komodin, aynalı dolap falan yoktur. Eşyalarımız, birer sandıkta, sandıklar da bir odada durur. O mezar zannettiğin demir çemberli, ceviz tabutlar, bizim çamaşır sandıklarımızdır.

        - Ya duvardaki levhalar?..

        - Sütbabamın eserleri! Hatıra diye sütannem satmıyor.

        Frenk inanamıyordu. Ben hâlâ gülüyordum.

        - Ya ipten yapılmış geometrik şekiller? O "relik" ler?..

        - Yağmurlu havalarda çamaşır açmaya özgü ip. Açılar, üçgenler, rastlantı sonucu oluşmuş; relik zannettiğiniz de kullanılmayan giysiler..

        Frenk yine inanamıyordu. Mavi gözleri birdenbire bulutlanmıştı. Yalanımı yakalamış gibi başını salladı:

        - Ya o kutsal sular? Onlara ne diyeceksin azizim?.. dedi.

        - Gece yağmur yağdı. Sütannemin sandık odası, bildim bileli akar. Tavandan damlayacak yağmur suları yerleri ıslatmasın diye geceleyin Karanfil, o kapları odaya sıra sıra dizmiş olmalı... dedim.

        Frenk evlerimizin üzerindeki "Maşallah" levhalarını millî bir sigorta şirketinin işaretleri, saçaklarımızda sallanan nazarlık pabuçlarını damdan dama kaçan hırsızların oralara takılıp kalmış ayakkabıları zanneden ünlü millettaşı gibi, bir an durdu, düşündü. Derin derin nargilesini çekti. Yutkundu. Elinde açık kalan defterini cebine soktu. Ben hâlâ duruyor, duruyor, gülüyordum.

        - Gülme azizim, sizin sandık odalarınızda bile öyle esrarlı, öyle anlaşılmaz, öyle belirsiz, öyle dinî bir hâl var ki...

        - Ne gibi?..

        - Öyle bir şey ki... Siz körsünüz... Göremiyorsunuz vesselam... dedi...

        Fakat bizim göremeyip de o yalnız kendi gördüğü şeyin ne olduğunu bir türlü söyleyemiyordu.

        Malûm ya, Türkler hükümlerinde çok naziktirler! "Biz kör isek, işte siz de dilsizsiniz!" cevabı ta dudaklarımın ucuna gelmişken sustum. Hiç ses çıkarmadım.


        Ömer Seyfettin