* To see the English meaning of a word/phrase, drag the mouse over that word/phrase as it appears on the page.


İnsanlar Uyanıyor
"People are Waking Up"
(by Aziz Nesin)


        Son hapisliği çok zor gelmişti. Cezaevinden çıktıktan sonra, bir taşra ilçesindeki hele o sürgünlüğü canına tak demişti. Sürgün süresi dolup da başkente dönünce, kendisini kentin kalabalığı içinde büsbütün yalnız buldu. Karısı, daha cezaevindeyken ondan boşanmıştı.

        Bu durumda insan ister istemez karamsarlığa düşer, hele parası, bir geçim yolu da yoksa... Politikadan elini eteğini çekip geçinebileceği bir mi aramalıydı?

        İlkin başını sokacak bir dam altı bulması gerekiyordu. Kentin orta yerlerindeki evlerin kirası çok yüksekti, yalnız ortadakiler değil, dolaydakiler de öyle... Kirasını ödeyemediği için, icra memurlarının evine gelip, külüstür yazı makinesini, bir iki parça eski püskü eşyasını haczetmelerinden artık bıkıp usanmıştı. Hele konu komşunun, ilk gördükleri bir yabancı yaratığa bakar gibi, süzerek kendisine bakmalarından, korkulu, meraklı gözlerden, düşman bakışlardan bıkmıştı. Onun için, uzaklarda, dış mahallelerden de ötelerde, tenha bir yerlerde, ucuz, küçük bir kiralık ev arıyordu.

        Araya taraya buldu böyle bir yer; bir buçuk odalı küçücük bir gecekondu. Aşağı yukarı, yaya gidişle kente iki saat uzaklıkta, bir tepe üzerine kurulmuş beş on gecekonduluk bir küçümencik mahalleydi burası. Üstelik, gecekonduların birbirlerinden uzak oluşu, onun için, çok iyiydi. İki eski bavul dolusu kitaplarından, bir iki parça eski öteberisinden başka bişeyi yoktu. Gecekondusunun pencerelerini bile, perde yerine eski gazete kâğıtlarıyla örttü. Mutluydu. Şimdi artık, geçinebilmek için bir küçük arayıp bulmalıydı.

        Evinin az ötesinde, ama tam karşısında, baraka içinde bir bakkal dükkânı vardı. Bakkalın az solunda, derme çatma bir sundurmada da manav vardı. Alışverişini bu ikisinden yapıyordu. Gide gele, bakkalla manavın ahbabı olmuştu. İkisi de durumlarından, az kazançlarından yakınıyordu. Alışverişleri pek azdı. Günde beş altı müşteri ancak geliyordu dükkânlarına. Onlar da çok para bırakan yağlı müşteriler değildi. Büyük sermayeleri olmadığı için de daha işlek bir yerde dükkân açamıyorlardı.

        Gecekonduya taşınmasından bikaç gün sonra, bakkalın önüne bir simitçi gelmeye başlamıştı; her öğle sonraları gelir, hava kararıncaya kadar orda kalırdı. Daha sonra, simitçinin yanına bir mısırcı gelmeye başladı.

        Manavın köşesinde bir adam, camekân içinde tatlı, kurabiye filân satmaya başladı. Derken, bir kundura boyacısı, daha sonra bir gezgin şerbetçi, bir helvacı da oraya yerleşti. Hattâ, eski bir şemsiye altında bir kundura tamircisi bile ortaya çıktı.

        Kısa zamanda gecekondunun karşısı bir küçük pazar yeri olmuştu. Bir çöpçü, sabahtan akşama kadar oraları süpürür dururdu. Bir sürü gezginci esnaf dolmuştu. Bakkalla manavın arasında bir kır kahvesi bile kuruldu. Gidiş-geliş, gelip-geçen arttı.

        Ne zamandan beri boş duran komşu gecekonduların odaları da kiralandı.

        Bu cümbüşlü, neşeli havadan mutluluk duyuyordu. Ne var ki, hâlâ işsizdi. O kadar aradığı halde bulamıyordu. İş verecek gibi olup, hemen onun arkasından gelen polisten kimliğini öğrenenler iş vermekten vazgeçiyorlardı.

        Arkadaşları da onun gibi parasız, işsiz olduklarından borç bulması da olanaksızdı. Hiç olmazsa, oturduğu gecekondunun kirasından kurtulmak için, bir arkadaşının kentte bir apartmandaki tek odasını onunla bölüşecekti. Arkadaşının bu önerisini kabul etti ama, burdan çıkması kolay değildi. Bakkala, manava, daha bir iki satıcıya çok küçük de olsa borçları vardı. Borçlarını ödemesi gerekirdi.

        Bir gece evinde, neyini satıp da borçlarını ödeyeceğini, nasıl taşınacağını düşünürken kapı çalındı. Gelen üç kişiydi; bakkal, manav, bir de kır kahvesinin sahibi... Yoksul odasına utanarak bu üç konuğu aldı.

        - Kusura bakmayın, size ikram edecek ne kahvem, ne başka şeyim var... dedi.

        Bakkal, gülümseyerek,

        - Zarar yok, biz bişeyler getirdik, işte kahve, işte şeker... diye, elindeki kese kâğıtlarını masanın üstüne koydu.

        Pek şaştı. Niçin bunları getirmişlerdi? İlkin, alacaklarını istemeye geldiklerini sanmıştı, ama bu hediyeler ne oluyordu?

        Manav,

        - Duyduğumuz doğruysa, burdan taşınıyormuşsunuz.. dedi.

        - Evet, taşınacağım...

        Şimdi anlamıştı, neden geldiklerini. Onlara olan borcunu ödemeden taşınacağını sanıp telâşlanmış olmalıydılar.

        - Evet ama, siz nerden duydunuz taşınacağımı?

        Kahveci, anlamlı anlamlı,

        - Biz duyarız, hem de yerinden duyarız... dedi.

        - Merak etmeyin, sizlere olan borcumu ödemeden taşınacak değilim...

        Kahveci,

        - Şimdi ayıp ettin işte ağabey, senden alacak isteyen mi var? dedi.

        Bakkal,

        - Sözünü etmeye bile değmez beyim, dedi, zaten kaç para ki...

        Manav,

        - Benden yana helâl olsun, katiyyen istemem ve de versen almam... dedi..

        - Ama niçin?

        - Biz senin değerini bilenlerdeniz beyim... Senin bize çok iyiliğin var...

        Boğazına bir düğüm oturdu, zorlukla,

        - Estağfurullah... diyebildi.

        Demek onu tanıyorlar, bu halk için çalıştığını biliyorlardı. Ne diye umutsuzluğa kapılmıştı, ne diye karamsarlaşmıştı da, politikadan çekilmeye kalkışmıştı. Hiç bu insanlar bırakılır mıydı?

        Kahveci,

        - Vazgeçin burdan taşınmaktan, çok rica ederiz, dedi.

        Manav ekledi:

        - Evet, bunu ricaya geldik...

        - Taşınmak zorundayım, çünkü kira veremiyorum...

        Manav,

        - Biliyoruz, dedi, her bişeyi biliyoruz. Biz, bura esnafı düşündük, taşındık sonunda sizin kiranızı aramızda toplayıp her ay ödemeye karar verdik. Yeter ki siz burdan çıkmayın...

        Bakkal,

        - Bizden ayrılmayın yeter, kirayı hiç düşünmeyin... dedi.

        Gözleri buğulanmıştı sevinçten, nerdeyse ağlayacaktı. Halk uğruna bunca yıllık mücadelesinin sonunda, kendisine ilk olarak değer veriliyordu.

        - Olmaz, dedi, kabul edemem... Sonra, yalnız kira değil, işsizim. Burda geçinmek zor, bir arkadaşımın yanına sığınacağım.

        Kahveci,

        - Biz bura esnafı kaç gündür hep bu işi konuşuyoruz, dedi, biz herşeyi düşündük, sizin geçiminizi de... Sizin aylık geçiminiz her ne kadarsa biz aramızda denkleştirip vereceğiz... Ne olur, çıkmayın burdan... Bizi yüzüstü bırakmayın...

        Üçü birden yalvarıyordu.

        Nerdeyse kendini tutamayıp ağlayacaktı. Kim ne derse desin, memlekette büyük bir gelişme, insanlarda büyük bir uyanma vardı. Demek bunca yıl boşuna çalışmamışlardı. Eskiden olsa bu adamlar ona selâm bile vermezlerdi.

        - Çok teşekkür ederim, dedi, sağolun, beni çok duygulandırdınız. Ama kabul edemem yardımınızı...

        Yeniden yalvarmaya başladılar. Bakkal,

        - Bu yer size lâyık değil, dedi, oturulacak ev değil... Burasını beğenmiyorsanız, hemen şuracıkta, iki katlı bir ev var, üst katı kiralık. Banyosu da var hem de... orasını size tutalım...

        Kahveci,

        - Bizim istediğimiz, sizin bu mahalleden, bizden uzaklaşmamanız... dedi.

        Çok merak etmeye başlamıştı:

        - Peki ama niçin burda kalmamı istiyorsunuz?

        - Besbelli beyim... Bunca esnaf, sizin sayenizde geçiniyoruz.

        - Estağfurullah... Ben sizden öyle büyük alışveriş yapmıyorum ki...

        - Sizin alışverişiniz hiç... Asıl alışveriş başka.. Siz buraya uğur getirdiniz... Siz gelmeden önce dükkânıma günde üç dört müşteri ancak uğrardı. Siz burasını canlandırdınız, neşelendirdiniz. Baksanıza yeni yeni dükkânlar açıldı...

        Bakkal,

        - Hep sizin sayenizde... dedi.

        Kahveci,

        - Bize acıyın, dedi, siz, burdan taşınırsanız biz hepimiz hapı yuttuk. En başta ben, kahveyi kapatmak zorunda kalırım...

        Manav,

        - Siz bu mahalleden taşınırsanız, buraları yine eskisi gibi sönük kalır, bütün esnaf dağılır. Bizler de çoluk çocuk sefil kalırız... dedi.

        Bir yalvarma daha tutturdular. Çoluk çocukları vardı, onlara acımalıydı. Hepsi onun sayesinde ...geçinip, gidiyorlardı işte... İsterse ona aylık bile bağlayacaklardı.

        - Sağolun ama, benim öyle büyük hizmetlerim yok, dedi, hem elim ayağım tutarken çalışmalıyım... Ben ne yaptım ki size, burdan ayrılmamı istemiyorsunuz?

        Manav,

        - Daha ne yapacaksınız, dedi, sizin iyiliğinizi unutamayız. Siz bu gecekonduya taşınınca, sizi dikizleyip gözaltında tutmak için, çöpçü kılığında, boyacı kılığında polisler geldi. O polisleri kontrol için de daha başka polisler geldi. Buraları ana-baba günü oldu.

        Bakkal,

        - İlkin bizden sorup öğrenirlerdi sizin neler yaptığınızı... dedi.

        Manav,

        - Bunlar hep bizden alışverişe başladılar.. Sonra eskici geldi, kundura tamircisi, şekerci, turşucu, simitçi filân geldi.

        Kahveci,

        - Ben de, dedi, bir kahve acıp sayende geçinmeye başladım beyim. Akşama kadar kahvemde oturuyor, tavla, iskambil oynuyorlar, en azından üçer dörder kahve içseler, tamam.

        Onlara acı acı baktı,

        - Bunların hepsi sivil polis mi? dedi.

        - Polis olanı da var, olmayanı da... Bir yerde on kişi birikti mi, yanına elli kişi toplaşır... Şimdi siz burdan taşınırsanız, burası yine eski hâline dönecek... Arkanızdan bütün polisler gider.

        Bakkal,

        - İşte, o zaman yandık! dedi.

        Manav,

        - Fakir fukaraya acıyın! dedi.

        Kahveci,

        - Hiç olmazsa, biz bir sermaye toplayana kadar burdan taşınmasanız... dedi.

        Düşündü. Başka yerde de aynı durum başına gelecekti.

        - Peki, dedi, burdan taşınmayacağım ama, alın şu getirdiklerinizi...

        Masa üstünde duran dört kese kâğıdını bakkala verdi.

        Giderlerken, manav,

        - Öbür arkadaşlara müjdeyi verelim mi? dedi.

        - Evet, taşınmayacağım... Sizden bişey istediğim de yok...

        Kahveci,

        - Allah razı olsun... dedi.


        Aziz Nesin