* To see the English meaning of a word/phrase, drag the mouse over that word/phrase as it appears on the page.
Deli
"Mad"
(by
Refik Halit Karay)
Bu eser hakkında: "İnkılabımızı hicvetmiyor, tebarüz ettiriyor." diyen, lütfunun minnettarı olduğum Atatürk'tür. Refik Halit Karay
ŞAHISLAR
Maruf Bey
- 62
yaşında
Yakup Tekin Bey
(ahbap)
- 55
yaşında
Vacit Bey
(damat)
- 45
yaşında
Ayten
(kız torun)
- 19
yaşında
Özdemir
(erkek torun)
- 17
yaşında
Şebnur
(kalfa)
- 55
yaşında
Doktor
- 41
yaşında
erkek
ve
kadın
birkaç
misafir
(vaka 1930 senesinde İstanbul'da geçer)
SAHNE
sağ,
sol
ve
orta
kapıları
olan
bir
zengin
evi
salonu
***
I.
MECLİS
(Vacit Bey
- Doktor
- Şebnur)
(sağ taraftaki kapıdan sahneye girerler)
Doktor - Âlâ! Mükemmel! Şaşılacak şey!
Vacit Bey - Desenize, Doktor Beyefendi, âdeta bir mucize!
Doktor - Fen sahasında bir mucize... Kayınpeder Beyefendi'nin başından geçen pek "rar" bir "ka"dır. İstatistikleri tetkik ettim, mesela Fransa'da Doktor Blanş'ın meşhur sıhhat yurdunda 672 hasta üzerinde ancak bir kişi bu suretle tamamen şifa bulmuştur. İngiltere'de...
Vacit Bey - (sözünü keserek) Demek ki; Kayınpeder'i artık bütün şuuruna malik addedebiliriz.
Doktor - Şüphe mi var? Uzun bir şuursuzluk devrinden sonra şimdi bütün akli melekelerine sahiptir. Hastalık ne zaman başlamıştı?
Şebnur - (atılarak) Hani ya Doktor Bey, Hürriyet ilan edilmişti... Kaç sene oldu bilmem ki... (Vacit Bey'e dönerek) Daha o zaman Ayten bile doğmamıştı, değil mi, Beyefendi?
Vacit Bey - Şebnur! Sen dur da ben anlatayım, bize meydan bırak. (Doktor'a) Meşrutiyet'in İlanı'ndan tam iki gün evveldi... Demek ki; yirmi bir sene oluyor. O sabah Kayınvalide merhum koşarak odama geldi: "Bey'e bir şeyler, bir hâller oldu, konuşmuyor, sözüme cevap vermiyor, gözlerini duvardaki 'Ya Erhamü'r Râhimin' levhasına dikmiş, put gibi duruyor." dedi.
Şebnur - O gün bugün dünyadan habersiz...
Vacit Bey - Gerçekten öyle... Yemek verirsen yer, balkona çıkarırsak çıkar, dışarıda kıyamet kopsa aldırmaz, sormaz...
Şebnur - Sanki kıyamet kopmadı mıydı? Neydi o Hürriyetler, Hareket Orduları...
Vacit Bey - Balkan Muharebesi, Dünya Harbi, işgal seneleri, nihayet Millî Zafer...
Doktor - Yirmi bir senelik dünya olaylarından şimdi hiç malumatı yok. Zavallı adam!
Şebnur - O zavallı değil, zavallı olan biz... Onları gördük de ne olduk ki...
Vacit Bey - (Şebnur'un sözüne aldırmayarak ve aynı zamanda konuşarak) Dünyadan bihaber, efendim, külliyen bihaber. Dün akşam birdenbire Şebnur'a "Vacit'i çağırsana... Epeyi zamandır gördüğüm yok." demiş. Yanına girdim, "Nasılsınız, Peder Beyefendi?" diye hatırını sordum, biraz ürker gibi etrafına bakındı, sonra "Padişahımızın sayesinde afiyetteyim!" demesin mi? Anlaşılan kendisini hâlâ Sultan Hamit devrinde sanıyor.
Şebnur - (mırıldanarak) Keşke öyle olsaydı...
Vacit Bey - Zavallı bilmiyor ki o zulüm günleri geçti. Memleketin bugün vasıl olduğu terakki, medeniyet, irfan...
Doktor - (sözünü keserek) Her ne ise, hastamızı idare etmek lazım... Yirmi senelik vukuattan birdenbire haberdar olmamalı. Azar azar, yedire yedire anlatınız. Fazla heyecandan sakınınız! (birden hatırlayarak) Peki ama eşinin, kızının vefatını kendisine nasıl duyurdunuz? Kocaman torunları olduğunu görünce ne yaptı?
Şebnur - "Onlar gitti, işte sana yadigârları..." dedik.
Vacit Bey - Henüz şaşkınlığı geçmemiş... Ağlar gibi yüzü buruştu, sonra gülümsedi, çocuklara sarıldı, öptü, adlarını sordu.
Doktor - Demin söyledim ya... Fazla heyecandan sakınınız! İki saat sonra tekrar geleceğim.
(hep birden orta kapıdan çıkarlar, sahne bir müddet boş kalır)
***
II.
MECLİS
(Maruf Bey
- Ayten)
Maruf Bey - (başını sağdaki kapıdan yavaşçacık, ürkek ürkek uzatır, bakınır, sonra iki elini uzatır, birbirine vurur) Şebnur! Şebnur! (cevap yok) Şebnur! Şebnur!
Ayten - (soldaki kapıdan girer) Bonjur Büyükbaba!
Maruf Bey - Maşaallah benim hanım kızım! Şebnur'u çağırıyordum da...
Ayten - Bir şey mi isteyeceksiniz? Ben yapayım.
Maruf Bey - Bir sade kahve söyleyecektim...
Ayten - Yoo, Büyükbaba! Ben size sade kahve tavsiye edemem!
Maruf Bey - O da neden yavrum?
Ayten - Bilirsiniz ki; kahvenin bileşiminde kafein vardır, kafein uyarıcıdır, kalp üzerinde etkilidir, yaşlılara zarar verir, atardamarları kastığı gibi sinirleri de yorar.
Maruf Bey - Peki, içmem... (biraz daha içeri girer ve yavaş yavaş salona alışır, yerleşir) Sen bunları tifodan yattığın zaman mı öğrendin?
Ayten - Ben tifoya tutulmadım ki...
Maruf Bey - Ya! Saçların yeni uzuyor da ben tifoya tutulmuşsun sandım.
Ayten - Hayır; saç kesmek şimdi modadır. Bugünkü beşeriyet kadınla erkeğin arasında, baştan taşkın bir ayırıcı özellik istemiyor.
Maruf Bey - Acayip... Erkekler de kadınlara benzemek için öyle taşkın ayırıcı özellikleri yok mu ediyorlar?
Maruf Bey - Yani sakallarını bıyıklarını kaldırıyorlar mı?
Ayten - Elbette. Bugün erkekler sakallı bıyıklı değildirler. Babama bakmadınız mı?
Maruf Bey - Baban zaten biraz köseydi. Ben yaşlandıkça köseliği artmış sandım.
Ayten - Peki, ahbaplarımızdan Yakup Tekin Bey'e ne buyurursunuz? Vaktiyle top sakallı, pala bıyıklıymış, şimdi yüzünde tüy tüs yok!
Maruf Bey - Yakup Tekin Bey mi?
Ayten - Evet. Sizin vaktiyle pek iyi ahbabınızmış...
Maruf Bey - Bilemedim. (düşünerek) Benim bildiğim bir Yakup Efendi vardı, Hoca Yakup Efendi, kitabîi Hazreti Şehriyari... Tefsir-i Şerif okuturdu, ulemadan... Ben ona Farsça talim eder, Mevlana'yı tercüme ederdim, o da bana Kadıi Beyzavi'yi...
Ayten - (keserek) Ben bu otör'leri tanımıyorum. Fakat Yakup Tekin Bey o ise şimdi Batı yazarlarına meraklıdır. Evvelki gece Dârülbedayi bir piyesini oynadı: "İki Tavuk, Bir Horoz". Halk gülmekten katıldı.
Maruf Bey - (hayretle) Hoca Yakup, şimdi Orta Oyunu koluna mı girdi? Kavuklu'ya mı çıkıyor? Vah! Vah!
Ayten - (anlamayarak) Ne dediniz? Dili Koruma Encümeni'ne aza tayin edildi. Kadınları Dansa Alıştırma Derneği ve Gebe Kadınlar Cemiyeti Reisi'dir.
Maruf Bey - (kendi kendisine tekrar eder) Kadınları Dansa Alıştırma Derneği... Gebe Kadınlar Cemiyeti...
Ayten - Evet!... Pol Valeri üzerine verdiği konferanslar büyük sükse yaptı.
Maruf Bey - Ben de o Valeri dediğin herifi tanımıyorum. Sakın Padişah'ın hususi ressamı Zonaro olmasın?
Ayten - Ben ressamlardan Çallı İbrahim'i severim.
Maruf Bey - Böyle pehlivan isimli ressam da hiç işitmemiştim. Halil Paşa'yı bilirim, Kuzguncuk'ta oturur. (duvarı göstererek) Şurada, bu sakalsız yakışıklı İngiliz'in resmi yerinde bir tablosu asılıydı...
Ayten - Gazi'nin resminden mi bahsediyorsunuz?
Ayten - Büyük Gazi... Gazi Paşa! Yunanlılar'ı...
Maruf Bey - (sözünü keserek) Ha, Yunan Muharebesi'ndeki Gazi Ethem Paşa mı? Kabil değil! (resme bakarak) O koca, şanlı asker de heybetli sakalını böyle kesip attı mı?
Ayten - (isimdeki yanlışlığa dikkat etmeyerek) Ben Gazi'nin sakallı zamanını bilmem!
Maruf Bey - (hayretle) Ben de bıyıklı zamanına yetişmedim! (tavrını değiştirerek) Seni gidi alaycı seni... (çenesini okşar) Hele şu Hanım Sultan'a bakınız... Büyükbabası'yla nasıl da şakalaşıyor!
Ayten - Şaka? Alay? Hiç âdetim değil! Ben fen, hakikat, ciddiyet adamıyım!
Maruf Bey - Hay haspa hay! İşitenin inanacağı gelir. (alay manasına) Kuzum kızım, sormak ayıp olmasın ama sen Mülkiye Mektebi'nde mi tahsil ettin?
Ayten - (gayet ciddi) Hayır, benim hükûmet memuriyetlerinde gözüm yok. Dârülfünun Fen Fakültesi'ne devam ediyorum. Gelecek sene kimyager çıkacağım.
Maruf Bey - (hep alay zannederek) Maşaallah, maşaallah... Fakat sen kimyayı, simyayı bırak da yemek pişirmekten, tatlı yapmaktan, şurup kaynatmaktan bahset... Bahsin daha tatlısına geçelim: Yani kılıçlı mı istersin, yoksa (türkü okuyarak:) "kâtip uykudan uyanmış gözleri mahmur!".
***
III.
MECLİS
(Maruf Bey
- Ayten
- Şebnur)
Şebnur - Oh, çok şükür! Büyükbaba, torun muhabbetteler... (Ayten'e dönerek) Ha, yavrum, Kaya Turgut geldi, seni ecza odanda bekliyor.
Ayten - Tamam, bugün tecrübelerimiz var... Haydi laboratuvara!
Maruf Bey - Kaya Turgut da kim?
Ayten - Sınıf arkadaşım... Dârülmesai'de de beraber çalışırız, şimdilik bana müsaade Büyükbaba! Biraz daha iyileşiniz de tecrübelerimizde hazır bulunursunuz. (çıkar)
***
IV.
MECLİS
(Maruf Bey
- Şebnur)
Maruf Bey - Kuzum Şebnur, bu kız çılgın mı?
Şebnur - Ne diyorsunuz, Büyük Beyefendi, onun akıllılığına dünya hayran... Görseniz, aşağıdaki ince kileri larabotor mu, diyorlar, nedir, ecza odası yaptılar. Kaya Turgut'la içeriye kapanırlar, bir şeyler kaynatırlar, bir şeyler yakarlar, allı yeşilli dumanlar çıkar! Sonra önlerinde bir fırın var...
Maruf Bey - (keserek) Fırına da bir şey veriyorlar mı?
Şebnur - (safiyane) Bilmem ki... Beni her zaman içeriye almıyorlar, zaten alsalar da kim girer? Kükürt kokusundan burnumun direği kırılıyor.
Maruf Bey - Peki, Şebnur, Ayten böyle kimyager olacak, neydi oğlanın adı, hatırımda kalmıyor...
Maruf Bey - Ha, Özdemir... O ne tahsil ediyor?
Şebnur - Hiç... Sultani Mektebi'ni bile bitiremedi, boş gezenin boş kalfası!
Maruf Bey - Hiçbir şey olamadı mı?
Şebnur - Sizin anlayacağınız; cambaz, pehlivan, yangın nöbetçisi, tulumbacı gibi bir şey!
Maruf Bey - Eyvah! Ailemizin şerefi mahvoldu desene...
Şebnur - Ben de öyle sanıyordum ama Vacit Bey memnun, "Oğlumu herkes parmakla gösteriyor!" diyor.
Maruf Bey - Vacit çıldırmış... Zaten bizim damadın zevksizliğine numune çocuklarının ismi, bunlar da nasıl isimler? Bir kere Ayten kaide itibarıyla yanlış, biri Türkçe, diğeri Farsça olan iki kelimeden tamlama yapılamaz. Özdemir'e gelince...
Şebnur - (keserek) Evvela Yakup Hoca da böyle bir şeyler derdi... Ama sonradan fikrini değiştirdi; Türkçü oldu.
Maruf Bey - Yahu bu softanın olmadığı da kalmamış! Türkçü ne demek? Anadolu'dan Türk mü getirip satıyor, ne halt ediyor? Yoğurtçu, kestaneci, helvacı gibi şimdi Lazcı, Arnavutçu, Kürtçü, falan gibi zanaatlar da mı var?
Şebnur - Ben de içinden çıkamıyorum ki a Büyük Beyefendi! Adlarını kaba Türkçe koyanlara, galiba, Türkçü diyorlar, Yakup Efendi niye ismini Tekin koydu ki...
Maruf Bey - Uğursuzun bulduğu isme de bak!
Şebnur - İsmi bir şey mi? Kendisini bir görseniz... Bari herife şapka yakışsa...
Maruf Bey - (gözlerini açarak) Şapka mı? Demek Yakup Hoca Hristiyanlaştı da... Vay kâfir vay!
Şebnur - Ne ettiğini bilmem, benim bildiğim zamaneye uydu. Hem uymasın da ne yapsın, fesle, sarıkla gezecek değil ya!
Maruf Bey - Neden gezmesin? Fesle, sarıkla gezmek ayıp mı?
Şebnur - Ayıp değil, yasak! Adamı yakaladıkları gibi karakola tıkarlar, en aşağı üç ay hapis.
Maruf Bey - (hayret içinde) Şebnur, sen de aklını kaçırdın galiba... Deli deli neler söylüyorsun?
Şebnur - A, niye deli olayım, Büyük Beyefendi, Şapka Kanunu'ndan haberiniz yok.
Maruf Bey - Şapka Kanunu mu? (hiddetle) Çık dışarı, divane! Çık diyorum sana. (gözleri döner) Karı beni çıldırtacak!
***
V.
MECLİS
(Maruf Bey,
yalnız)
Maruf Bey - (kalkar, gezinir, düşünür, sayıklar gibi kendi kendisine konuşarak) Şapka Kanunu? Tuhaf şey... Ayten kimyager, Özdemir tulumbacı, Hoca Yakup Gebe Kadınlar Cemiyeti Reisi... (duvardaki resmin önünde duruyor) Gazi Ethem Paşa cascavlak! Acaba ben mi ters anlıyorum! Muhakkak hâlâ iyileşmemiş, hâlâ hastayım, belki de deliyim. Evet deli olan benim. Yahut herkes çıldırmış, akıl bir benim başımda kalmış!
***
VI.
MECLİS
(Maruf Bey
- Özdemir)
Özdemir - (çıplak bacaklı, allı yeşilli fanilalı, spor elbisesiyle girer) Günaydın, Büyükbaba. (gidip kanapeye upuzun yatar, bacaklarını havaya diker) Pardon, hâlimi hiç sormayınız; bittim. Düşününüz Yedikule'den buraya kadar yaya koşmayı... Tam kırk sekiz dakika, yedi buçuk saniye!
Maruf Bey - Yangın Yedikule'de miydi?
Özdemir - Haberim yok, işitmedim.
Maruf Bey - Ey, neden koşuyordun öyle?
Özdemir - İdman için... Haftaya Büyükdere - Okmeydanı koşusu var. Keşke dünkü maçı görebilseydiniz, Fenerbahçe bir çarpıştı ki... Galatasaray yerin dibine geçti!
Maruf Bey - (yerinden sıçrayarak) Ne diyorsun, zelzele mi? Bu ne felaket! Bana kimse bir şey söylemedi, ben duymadım! Kim bilir kaç kişi ölmüştür!
Özdemir - (sakince yerinde yatmaya devam ederek ve Maruf Bey'in ilk cümlelerine dikkat etmeyerek) Mübalağa etmeyelim. Yalnız Nişantaşı'ndan muavin kaleci Bekir'in dizi sıyrıldı. Bir de İttihat Kulübü'nden Gürbüz'ün suratına top vurdu, biraz sıyırttı.
Maruf Bey - İnanılır iş değil, bu koca felaket esnasında kimsenin burnu bile kanamasın. (düşünerek) Yoksa Galatasaray ile Fenerbahçe dedikleri iki vapur mu? Fenerbahçe Vapuru'nu bilirim, İdare-i Mahsusa'nın... Çifte bacalı.
Özdemir - (daima Maruf Bey'i dinlemeyerek) Tafsilatını İkdam'da okuyunuz.
Maruf Bey - Ben Sabah'ı okurum.
Özdemir - Sabah çıkmıyor; sahibi Avrupa'ya kaçtı.
Maruf Bey - Bak şu sersem Mihran'ın da yediği halta! Demek Jön Türk oldu.
Özdemir - Vatan haininin birisi...
Maruf Bey - Aferin sana! Velinimet Efendimiz'e, sevgili Padişahımız'a karşı küfranda bulunanları nasıl ayıplıyorsun!
Özdemir - (ezberlemiş gibi) Kahrolsun Padişah! Yaşasın Cumhuriyet!
Maruf Bey - (korkarak) Sus! Sus! İşitmesinler, tantona gittiğin gündür. Bu ne deli çocuk be! Genç yaşında Yemen Elleri'nde, Fizan Çölleri'nde can verecek; bizim başımızı da nâra yakacak! (usulca) Ne olacak, tulumbacı! Bununla konuşulur mu? (Özdemir'e hitaben) Ver bakayım şu gazeteyi...
Özdemir - (yattığı yerden uzatır) İkdam yanımda değil, Cumhuriyet'i okuyunuz.
Maruf Bey - (ürkerek) Senin ağzından başka laf çıkmaz mı? Bu hezeyanları nereden buluyorsun? Muhakkak Avrupa'daki Jön'ler gönderiyor, o Ahmet Rıza ve ayaktaşları...
Özdemir - (daima Büyükbabası'nın sözlerine dikkatsiz) Bu gazeteyi tavsiye ederim, pek asridir. Geçen gün güzellik müsabakası tertip etti, size birinciliği kazanan kızın resmini göstereyim, bayılırsınız.
Maruf Bey - (gazeteye henüz bakmadan) Rum mu? Galata haspalarından biri olacak, demek şimdi bu karıları müsabakaya sokuyorlar, resimlerini basıyorlar, beğenen...
Özdemir - Ne Rum'u? Bizim Bakırköyü'nde akrabadan Şefik Bey yok mu, onun kızı... Meliha işte o.
Maruf Bey - (teessüfle) Ben kızı tanımıyorum ama acıdım, niye böyle piyasaya düştü, babası Zaptiye Nezareti'ne müracaat edip menedemiyor mu?
Özdemir - Anlayamadım, ne buyurdunuz? Şefik Bey'e dün rast geldim, pek memnundu, kızını önüne katmış, azametle Boğaziçi'nde Maarif Vekili'nin yalısına götürüyordu; halk etrafına birikmişti; alkışlıyordu.
Maruf Bey - Fesüphanallah, alkışlanacak başka rezalet kalmamış mı? Demek kendi eliyle götürüyor? Bırak bu bahsi oğlum, yüreğime inecek. (gazeteye göz gezdirir) Yanlış vermişsin, al bu Tan'ı... Ben Fransızca bilmem.
Özdemir - Hangi Fransızca? Elinizdeki gazete Türkçe'dir.
Maruf Bey - (tekrar dikkatle bakar, evirir çevirir) Bu bizim torunlar da galiba hep alaycı... Yahu, bunun içinde bir tek kelime Türkçe yok!
Özdemir - Ha sahi, siz bilmiyorsunuz, eski harflerin pabucu çoktan dama atıldı, artık Arapça harfler kullanmak yasak! Latince! Latince!
Maruf Bey - (kapıdan haykırarak) Şebnur! Şebnur! Vacit Bey, Vacit Bey! (kendi kendisine) Hep yalan söylüyor, beni çıldırtmaya karar vermiş! Hepsi aleyhime ittifak etmişler! Şebnur! Vacit! (büyük bir heyecan alameti gösterir) Neredesiniz? Nereye cehennem oldunuz?!
***
VII.
MECLİS
(Maruf Bey
- Özdemir
- Vacit Bey
- Ayten
- Şebnur)
Vacit Bey, Şebnur, Ayten - (hep birden, telaşla) Ne var? Ne oldunuz? Rahatsız mısınız?
Maruf Bey - (biraz sakinleşir) Hayır, bir şeyim yok, şöyle, hep beraber oturalım dedim... Bana öyle geliyor ki sizlerle tek başıma konuşursam sözlerinizi yanlış, ters, aksi anlıyorum.
Özdemir - Büyükbaba ile spordan bahis açmıştık...
Vacit Bey - (Maruf Bey'e) Spor, bedenî idman manasına geliyor, jimnastiğin yeni bir tarzı...
Maruf Bey - Hah şöyle... Anladım, anlıyorum. Hani Moda'da İngilizler yapardı... Koşarlar, top oynarlar, denize girerler...
Ayten - Evet öyle. Bunu şimdi bütün millet yapıyor. Büyükbaba! Ben mükemmel yüzüyorum, Kaya Turgut'la Ali Şefik'i geçen gün geçtim.
Vacit Bey - (mağrurane) Evet geçti. Sahildeki ahalinin alkışlarını görmeliydiniz.
Özdemir - Koltuklarım kabardı; bütün arkadaşlar gelip benim elimi sıktılar, "Kız kardeşinin vücudu enfes... dediler!
Maruf Bey - (hayretle) Ya? (tekrar eder) "Kız kardeşinin vücudu enfes..." dediler ha?
Ayten - Denizden çıkar çıkmaz İstanbul Müftüsü alnımdan öptü.
Maruf Bey - Müftü Efendi alnından mı öptü? (hiddetini belli etmeyerek) İyi ki Şeyhülislâm Efendi de yanaklarından öpmemiş. Patrik Efendi de öptü mü?
Ayten - Amerikan Mektebi Müdürü Mister Tomson göğsüme nişan taktı.
Şebnur - Karşımızdaki kilisenin Başpapaz'ı da oradaydı ya...
Maruf Bey - Memnun oldum, Başpapaz neden mahrum kalsın? (birden) Haydi, hepiniz başımdan gidiniz bakayım!.
hepsi - (hep birden) Ne oldunuz?
Maruf Bey - Yoruldum, biraz dinlenmek istiyorum, şuraya kanapeye uzanacağım.
Vacit Bey - Yakup Tekin Bey ziyaretinize gelecekti... Demin telefon etti.
Maruf Bey - Ne etti? (sormaktan vazgeçer) Gelirse buyursun. (mırıldanır) Bir de onu tecrübe edeyim!
(yavaş yavaş hepsi çekilirken Maruf Bey Şebnur'a işaret eder, yanına çağırır)
Şebnur - Ne emrediyorsunuz Büyük Beyefendi!
Maruf Bey - (kulağına eğilir) Şebnur, ne dersin, yarın Merkez Efendi Tekkesi'ne gitsek, bana bir nefes ettirsek, kurban da kessek, ama kimse duymadan.
Şebnur - Ah Efendiciğim, tekkeler üç senedir kapalı.
(bu müddet zarfında diğerleri sahneden çıkmışlardır)
Maruf Bey - Acayip! Ben sebebini Vacit'e sorarım, Padişah içtimalar olmasın diye belki kapatmıştır. Öyle ise Sultan Mahmut Türbesi'ne gider, babamın kabrini ziyaret ederiz!
Maruf Bey - (hiddetle) Ulan her yeri kapattın be! Medreseler, camiler de kapalı desene!
Şebnur - Medreseler kapalı, lakin camilerin hepsi kapanmadı, büyükleri açık.
Maruf Bey - Haydi git, git! Bana aklı başında, sözü sohbeti yerinde, laf anlar birisini bul. Bir adam gönder; her şeyi anlamak isterim.
(kapı alafranga tarzında vurulur)
Şebnur - (koşup yarı açar, bakar, Maruf Bey'e döner) Yakup Tekin Bey geldi. (kinaye ile) İşte aradığımız aklı başında adam!
***
VIII.
MECLİS
(Maruf Bey
- Şebnur
- Yakup Tekin Bey)
Yakup Tekin Bey - (arkasında bonjur, yollu pantolon, sol elinde eldivenler, evrak cüzdanı, şık ve dik) Geçmiş olsun, Ulu Tanrı bir daha göstermesin, gözünüz aydın, yoldaşlardan ırak!
Maruf Bey - (elini başına götürür, resmî bir tavırla fesini arar) Allah ömürler versin, eksik olmayınız. (kendi kendisine) Aman Yarabbi, Hoca Yakup'a bakın! (Şebnur'a) Kalfa! Fesimi getirsene... (Yakup Bey'e) Afiyettesiniz inşaallah.
Şebnur - (kendi kendisine) Hangi fes? Memlekette fes mi kaldı? Bari getirecekmiş gibi gideyim. (gider)
Yakup Tekin Bey - Ulu Tanrı'ya şükür, demir gibiyim. İyileştiğinizi bu sabah Ankara'ya, bana telefon ettiler, durur muyum, bir tayyare kalkıyordu, serde mebusluk var ya, bindim. Hop, şöyle gökte bir gezinti, iki saat sonra işte buradayım.
Maruf Bey - (hayretten gözleri döner ve tekrar eder) Hop şöyle gökte bir gezinti...
Yakup Tekin Bey - Evet. Bendeki değişikliğe mi bakıyorsunuz?
Yakup Tekin Bey - Değişen sade ben miyim? Her şey değişti. Hükûmet, millet, memleket, âdet, sanat...
Maruf Bey - (devam eder) Kıyafet, zarafet, sohbet...
Yakup Tekin Bey - Terbiye, lisan...
Yakup Tekin Bey - Evet hepsi; hususuyla lisan... Lisan da ne demek? Dil! Dil! Yakında dilimizden bütün Arapça, Acemce kelimeleri atacağız, öz Türkçe yazacağız ve konuşacağız. Artık "Sabah-ı şerifler hayırlı olsun! " demeyeceğiz.
Maruf Bey - Selamı sabahı keseceğiz mi?
Yakup Tekin Bey - Hayır, "Tünaydın!", "Günaydın!" diyeceğiz.
Maruf Bey - Türkistan'da böyle mi derlermiş?
Yakup Tekin Bey - (duralar) Zannetmem, hiçbir yerde demezler. Biz yeni icat ediyoruz. İcat edeceğiz!
Maruf Bey - Yani; sözün Türkçe'si uyduracaksınız.
Yakup Tekin Bey - Bravo! Şey... Pardon... Bin yaşa! İcadın Türkçe'si uydurmaktır. Dil Kurultayı'na sizi de çağırmalıyız, bilginizden faydalanmalıyız. (Maruf Bey'in elini yakalar, şiddetle sıkar, sıkar) Görüyorsunuz ya, her şey değişiyor, hepsi! (Maruf Bey acıyan elini ovuştururken kanape üstündeki gazeteyi alarak) Gazete mi okutuyordunuz! Ben daha bugünküleri görmedim. (göz gezdirir) Oo... Mühim şeyler var: Arnavutluk Kralı'na suikast.
Maruf Bey - Arnavutluk Kralı mı?
Yakup Tekin Bey - (devam ederek) Bağdat'ta bir karışıklık; Kral Faysal'ı halk istemiyormuş.
Yakup Tekin Bey - (devam ederek) Suriye Devleti Başkanlığı'nda bir değişiklik.
Maruf Bey - Suriye Devleti mi?
Yakup Tekin Bey - (aynı biçimde) Bu İtalyanlar da amma beceriksiz şeyler, hâlâ Trablus'tan bir karış içeriye giremiyorlar.
Maruf Bey - (her yeni haberden ayrı heyecan duyarak) Trablus'tan mı?
Yakup Tekin Bey - Alman Reisicumhuru Hindenburg hastaymış... Çar'ı ve ailesini öldüren herif güya Sibirya'da intihar etmiş... Yunanlılar Dedeağaç Limanı'ndan Bulgarlar'a çıkış yeri vermek istemiyorlarmış...
Maruf Bey - (tekrarlar) Alman Reisicumhuru... Çar'ı öldürenler... Yunanlılar Dedeağacı'nda, Bulgarlar'a çıkış yeri...
Yakup Tekin Bey - Dâhilî haberlere bakalım: Yeni Kars Valimiz Ardahan'a vasıl olmuş.
Maruf Bey - (kendi kendisine) Neler diyor yahu, Dedeağaç'ı Yunanlılar'a vermişiz, Kars ile Ardahan'ı Ruslar'dan mı almışız? Bu ne acayip iş! Hem niye öyle kekeleyerek heceler gibi okuyor? Uyduruyor mu, nedir?
Yakup Tekin Bey - Ankara başkent olalı nüfusu yirmi sekiz bin kişi artmış.
Maruf Bey - Ankara başkent olalı mı?
Yakup Tekin Bey - (okuyarak) Yıldız Sarayı'ndaki kumarhane artık bir daha açılamayacakmış...
Maruf Bey - Yıldız Sarayı, kumarhane...
Yakup Tekin Bey - (Maruf Bey'in şaşmalarına hiç dikkat etmeyerek ve hep kendi kendisine okuyup söylenerek) İzmir'deki İngiliz Mektebi'ni kapatmışlar, sarhoş iki Fransız'ı da üçer ay hapse mahkûm etmişler. Hariciye Vekilimiz yakında Moskova'yı ziyarete gidecekmiş! Dünya Harbi'nden beri...
Maruf Bey - (keserek, heyecanlı) Artık okuma, artık okuma, yahu!
Yakup Tekin Bey - Sıkıldınız mı? Doğru... Sizi fazla ciddi şeylerle şimdilik yormak caiz değil. Başka lakırtılara bakalım. (cüzdanını açar) Eğleniniz diye söylüyorum: Bizim Gebe Kadınlar Cemiyeti'nin son raporu...
Maruf Bey - (keserek) İstemez, birader, istemez; ben ebe değilim, hanemizde gebe de yok.
Yakup Tekin Bey - Peki. Kadınları Dansa Alıştırma Derneği'ne gelelim...
Maruf Bey - Onu da geçelim; danstan bize ne, Türk kadını dansı ne yapacak?
Yakup Tekin Bey - Yoo! Türk kadınını tahkire lüzum yok! Dans da eder, güreş de eder.
Maruf Bey - Ne tahkiri? Estağfirullah, haddime mi? Âcizane maksadım...
Yakup Tekin Bey - (keserek, büyük bir akıcılıkla, konferans verir gibi) Ey kadın, Türk kadını, aziz kız kardeşim, sen erkeğin can yoldaşı, öz hemşehrisi, harp arkadaşısın. Artık soyun, üstündekileri at, gül yüzün açılsın, filiz bedenin görünsün, yanımıza gel, aramıza gir, seninle daima elele, dizdize, bir yerde, yaşarken ve ölürken beraber bulunalım.
Maruf Bey - (geri geri çekilir, korkarak etrafına bakınır, yüksek sesle) Doğru, uygun, pek isabetli! (mırıldanır) Hay zampara herif hay, sarığı tevekkeli çıkarmamış, tevekkeli sakalını, bıyığını tıraş etmemiş...
Yakup Tekin Bey - (biraz sükûttan sonra, daha şiddetle) Erkek ne yaparsa senin de yapman hakkındır. Bugün bir Türk sıfatıyla haykırıyorum: Biz Behreng Boğazı ile Manş Denizi'ni birleştireceğiz...
Maruf Bey - (bir adım daha çekilir) Tam deli!
Yakup Tekin Bey - (devam ederek) Bütün Türk ırkı. (ezber okur gibi birbiri arkasına söyler) Yani Yakutlar, Oğuzlar, Kırgızlar, Uygurlar, Kimaklar, Kıpçaklar, Komanlar, Hazarlar, Karloklar, Başkortlar, hepsi bizim gayretimizle Avrupa Uygarlığı'na kolunu atacak; ona sarılacak; öpüşecek; kaynaşacak; kolkola kucak kucağa!
Maruf Bey - Aklı hep sarılmakta...
Yakup Tekin Bey - (birden sakinleşerek) ve işte tahkir edilen yüksek kadın, sen de her hakkın gibi dans hakkını da alacaksın! (ortaya gelip bir dans hareketi yapar) İşte böyle... Dünya hareketle, devirle kaimdir; sen de tutunmak için dön, dön!
Maruf Bey - (kapıya doğru gider, Yakup Bey'e belli etmemeye çalışarak çıkmak ister, kendi kendisine) Sıvışayım...
Yakup Tekin Bey - (gayet sakin) Nereye Beyefendi?
Maruf Bey - Hiç şöyle bir baktım, buradayım, nereye gideceğim ki?
Yakup Tekin Bey - Anlaşılıyor; sıkılıyorsunuz, aileyi çağırayım, gramofonu kuralım, biraz dans ederiz, siz de eğlenirsiniz. Hazır misafir hanımlar da var...
Maruf Bey - Belki benden kaçarlar?
Yakup Tekin Bey - (şaşırır) Neden kaçsınlar; hastasınız diye mi?
Maruf Bey - Yok... Şey... Tesettür...
Yakup Tekin Bey - (kahkaha ile güler) Onun modası geçti. Hükûmet şimdi laik! Lâdinî!
Yakup Tekin Bey - "Lâ" olumsuzluk edatı "din" malum maraz; "î" nispet edatı! (çıkar)
***
IX.
MECLİS
(Maruf Bey,
yalnız)
Maruf Bey - (heyecanlı) Hayır; imkânı yok; muhakkak fena bir rüya görüyorum. Bir uyansam! Yoksa çıldırdım da tımarhanede miyim? Yakup Hoca da belki delirdi, olur a, Alman Hastahanesi'nde beraberiz; herif gidip Doktor'un elbiselerini çalıp giymiş, şimdi gardiyanlar yakalayacaklar. (düşünür) Gökte bir gezinti; Ankara başkent; Kars bizde, Dedeağaç Yunanlılar'da... Suriye Devleti, Arnavutluk Kralı... Bilmem ne boğazı ile bilmem ne denizini birleştirecekler. (taklit ederek) Ey kadın, Türk kadını! (biraz duraklama) Müftü Efendi Ayten'i denizden çıkınca alnından öpmüş, Özdemir'in arkadaşları "Ne enfes vücudu var!" demişler. Olmaz! Olmaz! (dışardan bir askerî mızıka sesi işitilir) Galiba bugün Cuma... Asker Selamlık Alayı'ndan dönüyor. (pencereden bakar) A! Bu ne? Şapkalı Moskof askerleri!
***
X.
MECLİS
(Maruf Bey
- Yakup Tekin Bey
- Özdemir)
Yakup Tekin Bey - (girer) Bugün İzmir'in Kurtuluşu'nun yıl dönümü, resmîgeçit var.
Özdemir - (kucağındaki gramofonu bir tarafa koyar) Yunanlılar'ı denize döktüğümüz gün... (pencereden uzanır) Yaşasın Ordu! Yaşasın Türk askeri!
Maruf Bey - Türk askeri mi? İzmir'in Kurtuluş Günü mü?
Yakup Tekin Bey - (pencereden göstererek) Hele şunlara bakın, sekiz tane!
Maruf Bey - (baktıktan sonra) Yahu bu koca kuşlar da nedir, ömür billâh bu kadar irisini görmemiştim, kartal desem değil, akbaba desem değil... Acaba Zümrüdüanka bunlar mıdır?
Özdemir - Büyükbaba, tayyare işte bunlar!
Yakup Tekin Bey - Benim binip de Ankara'dan geldiğim kuşlardan...
Maruf Bey - Hoca Efendi... (birden hatasını anlayarak) Yakup Bey şimdi de evliyalık mı?
Yakup Tekin Bey - Birader; bunlarla Viyana, Paris, Londra, Amerika nereye istersen gidebilirsin, evliyalık değil, terakki, teali! Teali, terakki!
Özdemir - (Yakup Bey'e) Ah keşke İstiklal Harbi'nde ben de bulunabilseydim, tayyareci olarak hizmet etseydim...
Yakup Tekin Bey - (Özdemir'e) Sen o zaman daha çocuktun, Yunan ordusu Eskişehir'e girdiği zaman baban ümidi kesmişti, herifler Ankara önüne gelince hepimizin kanaati sarsıldı; fakat Gazi "Düşmanı vatanın mukaddes ocağında boğacağım. " dedi ve dediğini yaptı.
Maruf Bey - (heyecan içinde dinler ve kendi kendisine tekrar eder) Yunan Ordusu... Eskişehir! Ankara!
Özdemir - Onları pek iyi bilmiyorum, fakat İngiliz Ordusu'nun İstanbul'dan çıktığını hatırlıyorum; babam bizi Fındıklı'ya götürdü, General Harington'un nasıl gittiğini gözümle gördüm.
Maruf Bey - (aynı biçimde) İngiliz Ordusu'nun İstanbul'dan çıktığı gün...
Yakup Tekin Bey - (Maruf Bey'e) Birader; çok fena ve çok iyi günler gördük, size bir gün sırasıyla naklederim. Şimdi sinirlerinizi yormak caiz değil. (kapıdan seslenir) Ayten, gelsene... Gelsenize! (Maruf Bey'e) Keyfimize bakalım, bu büyük günün şerefine!
Özdemir - Buza şampanya koydurayım mı?
Yakup Tekin Bey - Elbette... (birden hatırına gelerek) Yahu, şu radyoyu açsana... (saate bakar) Ankara'da Gazi'nin resmîgeçit esnasında tam nutuk söyleyeceği saat! (Özdemir makine ile meşgulken yine Maruf Bey'e) Bakınız, Reisicumhur'un şimdi Ankara'da verdiği nutku dinleyeceğiz.
Maruf Bey - (hayretle) Bir zamanlar Abdülezel Paşa'nın gramofonda nutkunu dinlerdik, onun gibi mi? Kovanlara mı doldurmuşlar?
Yakup Tekin Bey - Kâbili kıyâs değil... Bu alete radyo derler. Berlin, Roma, Moskova, nereyi istersen aç, dinle!
Maruf Bey - (kendi kendisine) Herif benimle eğleniyor.
(radyoda bir hırıltı, taktaklar işitilir)
Özdemir - Dinleyin, dinleyin, galiba geç kalmışız, son cümleler...
radyo - "Şanlı Türk askeri, birinci vazifen Türk İstiklali'ni, Türk Cumhuriyeti'ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istiklalinin yegâne temeli budur. Vatan cumhuriyetle kaimdir, cumhuriyet uğrunda asil kanını dökmeye daima hazır olduğunu bilirim." (alkış taktakaları)
***
XI.
MECLİS
(Maruf Bey
- Yakup Tekin Bey
- Özdemir
- Vacit Bey
- Ayten
- Şebnur)
(erkek
ve
kadın
misafirler
- bunlar
dilsiz
figüran
rollerdir;
arasıra,
aralarında
konuşur
gibi yaparlar)
hepsi (Maruf Bey'den başka) - (hep birden, nutkun son cümlesine karşı) Şa, şa, şa!!!
Maruf Bey - (ürkmüş, yabancı bir hâlde hepsine bakarak) Ne oluyor? Ne diyorlar? Niye haykırıyorlar?
Yakup Tekin Bey - (Maruf Bey'den başkalarına) Fokstrot'la başlıyoruz.
Ayten - Büyükbaba'ya parollerini de dinletelim.
Vacit Bey - Hep bir ağızdan biz söyleyelim.
hepsi - (hep birden) Âlâ! Âlâ!
(bu müddet zarfında Maruf Bey bir kenara çekilir, yüzünde müthiş bir heyecan alameti vardır, Şebnur'a bakar, o da herkese iştirak etmektedir)
Özdemir - İşte plak hazır, o çalar, biz söyleriz. Büyükbaba dinlesin!.
(Maruf Bey başıyla "peki" der gibi yapar, hepsi bir sıraya dizilirler, gramofona uyarlar, yavaş yavaş bir ikisi dansa başlarlar)
hepsi - (hep bir ağızdan)
Valânsiya!
Ninni ninni, ninni ninni yavruma!
Valânsiya!
Elma yanak, kiraz dudak,
Ben öpeyim, sen de bak!Maruf Bey - (kendi kendisine) Yanlış görüyorum, yanlış işitiyorum. (gözlerini siler gibi yapar, başını elleriyle sıkar)
hepsi - (hep bir ağızdan)
Valânsiya!
Gidiyorum Aksaray'a, Laleli'ye, Beykoz'a!Maruf Bey - (kendi kendisine) Ben de Toptaşı'na!
Yakup Tekin Bey - (şarkı ve raks bittikten sonra Maruf Bey'e) Nasıl buldunuz?
Vacit Bey - Eski şarkılara benziyor mu?
(Maruf Bey başıyla her birisine uygun, âlâ, falan der gibi cevaplar verir)
Yakup Tekin Bey - Şimdi Çarliston'un sırası. (Şebnur'a) Sen de benimle...
Şebnur - (bir erkekle oynamaya can attığı görülür) Büyük Beyefendi'nin karşısında nasıl olur?
hepsi - (hep birden, bağrışırlar) Olur! Olur! İstibdat bitti, irtica yok! Kahrolsun taassup!
(Maruf Bey başıyla tasdik eder, gramofon en çok gürültülü bir Çarliston çalar, Şebnur da kimseden geri kalmaz)
hepsi - (hep bir ağızdan hem aşağıdaki türküyü söylerler, hem çarpıla çarpına, kıvrana sarsıla raksederler)
Bacaklar eğri, sakat
Ben yanpuri iki kat
Felekten yemiş tokat
Gibi beşeriyet
Garip, gülünç vaziyet
Ne çirkin medeniyet!
Çarliston oldu, çıktı, fakat...
Miyav! Miyav! Kara kedi
Hav! Hav! Beyaz köpek
Miyav, miyav, miyav!
Karşılaştılar!
Birleştiler!
Hırlaştılar!
Miyav! Miyav!
Hav! Hav! (böylece devam eder...)(Türkü söyleyerek dans eden çiftler bu kedi, köpek seslerini aynen hayvan taklidi yaparak tekrarlar. Bunlara bakan Maruf Bey'de aklını oynatma alametleri görünür, yavaş yavaş ayaklarını dansa uydurur, gittikçe hareketi şiddetlenir, tepinmeye, haykırmaya başlar. Dans edenler bir müddet farkında olmazlar.)
Ayten - A, bakınız Büyükbaba da dans ediyor.
(hepsi birden bakarlar; şimdi gramofon çalmaktadır ve tek başına salonun ortasında Maruf Bey tepinmektedir)
Vacit Bey - Bu dansa benzemiyor?
hepsi - (hep birden) Ne oldu? Ne yapıyor?
Maruf Bey - (haykırır ve çırpınır) Miyav, miyav! Hav, hav!
hepsi - (hep birden, ürkerek) A!
(geri çekilirler, Maruf Bey daha müthiş haykırmakta ve tepinmektedir, gramofon susar)
***
XII.
MECLİS
(bütün
şahıslar)
Vacit Bey - (kapıdan giren Doktor'a koşarak) Aman Doktor Bey, Kayınpeder'e bir şey oldu!
Yakup Tekin Bey - Tepinip duruyor!
Doktor - (uzaktan bakar) Fena!
hepsi - (hep birden) Ne oldu? Ne var?