* To see the English meaning of a word/phrase, drag the mouse over that word/phrase as it appears on the page.
Deli
"Mad"
(by
Refik Halit Karay)
Bu eser hakkında: "İnkılabımızı hicvetmiyor, tebarüz ettiriyor." diyen, lütfunun minnettarı olduğum Atatürk'tür. Refik Halit Karay
ŞAHISLAR
Maruf Bey
- 62
yaşında
Yakup Tekin Bey
(ahbap)
- 55
yaşında
Vacit Bey
(damat)
- 45
yaşında
Ayten
(kız torun)
- 19
yaşında
Özdemir
(erkek torun)
- 17
yaşında
Şebnur
(kalfa)
- 55
yaşında
Doktor
- 41
yaşında
erkek
ve
kadın
birkaç
misafir
(vaka 1930 senesinde İstanbul'da geçer)
SAHNE
sağ,
sol
ve
orta
kapıları
olan
bir
zengin
evi
salonu
***
I.
MECLİS
(Vacit Bey
- Doktor
- Şebnur)
(sağ taraftaki kapıdan sahneye girerler)
Doktor - Âlâ! Mükemmel! Şaşılacak şey!
Vacit Bey - Desenize, Doktor Beyefendi, âdeta bir mucize!
Doktor - Fen sahasında bir mucize... Kayınpeder Beyefendi'nin başından geçen pek "rar" bir "ka"dır. İstatistikleri tetkik ettim, mesela Fransa'da Doktor Blanş'ın meşhur sıhhat yurdunda 672 hasta üzerinde ancak bir kişi bu suretle tamamen şifa bulmuştur. İngiltere'de...
Vacit Bey - (sözünü keserek) Demek ki; Kayınpeder'i artık bütün şuuruna malik addedebiliriz.
Doktor - Şüphe mi var? Uzun bir şuursuzluk devrinden sonra şimdi bütün akli melekelerine sahiptir. Hastalık ne zaman başlamıştı?
Şebnur - (atılarak) Hani ya Doktor Bey, Hürriyet ilan edilmişti... Kaç sene oldu bilmem ki... (Vacit Bey'e dönerek) Daha o zaman Ayten bile doğmamıştı, değil mi, Beyefendi?
Vacit Bey - Şebnur! Sen dur da ben anlatayım, bize meydan bırak. (Doktor'a) Meşrutiyet'in İlanı'ndan tam iki gün evveldi... Demek ki; yirmi bir sene oluyor. O sabah Kayınvalide merhum koşarak odama geldi: "Bey'e bir şeyler, bir hâller oldu, konuşmuyor, sözüme cevap vermiyor, gözlerini duvardaki 'Ya Erhamü'r Râhimin' levhasına dikmiş, put gibi duruyor." dedi.
Şebnur - O gün bugün dünyadan habersiz...
Vacit Bey - Gerçekten öyle... Yemek verirsen yer, balkona çıkarırsak çıkar, dışarıda kıyamet kopsa aldırmaz, sormaz...
Şebnur - Sanki kıyamet kopmadı mıydı? Neydi o Hürriyetler, Hareket Orduları...
Vacit Bey - Balkan Muharebesi, Dünya Harbi, işgal seneleri, nihayet Millî Zafer...
Doktor - Yirmi bir senelik dünya olaylarından şimdi hiç malumatı yok. Zavallı adam!
Şebnur - O zavallı değil, zavallı olan biz... Onları gördük de ne olduk ki...
Vacit Bey - (Şebnur'un sözüne aldırmayarak ve aynı zamanda konuşarak) Dünyadan bihaber, efendim, külliyen bihaber. Dün akşam birdenbire Şebnur'a "Vacit'i çağırsana... Epeyi zamandır gördüğüm yok." demiş. Yanına girdim, "Nasılsınız, Peder Beyefendi?" diye hatırını sordum, biraz ürker gibi etrafına bakındı, sonra "Padişahımızın sayesinde afiyetteyim!" demesin mi? Anlaşılan kendisini hâlâ Sultan Hamit devrinde sanıyor.
Şebnur - (mırıldanarak) Keşke öyle olsaydı...
Vacit Bey - Zavallı bilmiyor ki o zulüm günleri geçti. Memleketin bugün vasıl olduğu terakki, medeniyet, irfan...
Doktor - (sözünü keserek) Her ne ise, hastamızı idare etmek lazım... Yirmi senelik vukuattan birdenbire haberdar olmamalı. Azar azar, yedire yedire anlatınız. Fazla heyecandan sakınınız! (birden hatırlayarak) Peki ama eşinin, kızının vefatını kendisine nasıl duyurdunuz? Kocaman torunları olduğunu görünce ne yaptı?
Şebnur - "Onlar gitti, işte sana yadigârları..." dedik.
Vacit Bey - Henüz şaşkınlığı geçmemiş... Ağlar gibi yüzü buruştu, sonra gülümsedi, çocuklara sarıldı, öptü, adlarını sordu.
Doktor - Demin söyledim ya... Fazla heyecandan sakınınız! İki saat sonra tekrar geleceğim.
(hep birden orta kapıdan çıkarlar, sahne bir müddet boş kalır)
***
II.
MECLİS
(Maruf Bey
- Ayten)
Maruf Bey - (başını sağdaki kapıdan yavaşçacık, ürkek ürkek uzatır, bakınır, sonra iki elini uzatır, birbirine vurur) Şebnur! Şebnur! (cevap yok) Şebnur! Şebnur!
Ayten - (soldaki kapıdan girer) Bonjur Büyükbaba!
Maruf Bey - Maşaallah benim hanım kızım! Şebnur'u çağırıyordum da...
Ayten - Bir şey mi isteyeceksiniz? Ben yapayım.
Maruf Bey - Bir sade kahve söyleyecektim...
Ayten - Yoo, Büyükbaba! Ben size sade kahve tavsiye edemem!
Maruf Bey - O da neden yavrum?
Ayten - Bilirsiniz ki; kahvenin bileşiminde kafein vardır, kafein uyarıcıdır, kalp üzerinde etkilidir, yaşlılara zarar verir, atardamarları kastığı gibi sinirleri de yorar.
Maruf Bey - Peki, içmem... (biraz daha içeri girer ve yavaş yavaş salona alışır, yerleşir) Sen bunları tifodan yattığın zaman mı öğrendin?
Ayten - Ben tifoya tutulmadım ki...
Maruf Bey - Ya! Saçların yeni uzuyor da ben tifoya tutulmuşsun sandım.
Ayten - Hayır; saç kesmek şimdi modadır. Bugünkü beşeriyet kadınla erkeğin arasında, baştan taşkın bir ayırıcı özellik istemiyor.
Maruf Bey - Acayip... Erkekler de kadınlara benzemek için öyle taşkın ayırıcı özellikleri yok mu ediyorlar?
Maruf Bey - Yani sakallarını bıyıklarını kaldırıyorlar mı?
Ayten - Elbette. Bugün erkekler sakallı bıyıklı değildirler. Babama bakmadınız mı?
Maruf Bey - Baban zaten biraz köseydi. Ben yaşlandıkça köseliği artmış sandım.
Ayten - Peki, ahbaplarımızdan Yakup Tekin Bey'e ne buyurursunuz? Vaktiyle top sakallı, pala bıyıklıymış, şimdi yüzünde tüy tüs yok!
Maruf Bey - Yakup Tekin Bey mi?
Ayten - Evet. Sizin vaktiyle pek iyi ahbabınızmış...
Maruf Bey - Bilemedim. (düşünerek) Benim bildiğim bir Yakup Efendi vardı, Hoca Yakup Efendi, kitabîi Hazreti Şehriyari... Tefsir-i Şerif okuturdu, ulemadan... Ben ona Farsça talim eder, Mevlana'yı tercüme ederdim, o da bana Kadıi Beyzavi'yi...
Ayten - (keserek) Ben bu otör'leri tanımıyorum. Fakat Yakup Tekin Bey o ise şimdi Batı yazarlarına meraklıdır. Evvelki gece Dârülbedayi bir piyesini oynadı: "İki Tavuk, Bir Horoz". Halk gülmekten katıldı.
Maruf Bey - (hayretle) Hoca Yakup, şimdi Orta Oyunu koluna mı girdi? Kavuklu'ya mı çıkıyor? Vah! Vah!
Ayten - (anlamayarak) Ne dediniz? Dili Koruma Encümeni'ne aza tayin edildi. Kadınları Dansa Alıştırma Derneği ve Gebe Kadınlar Cemiyeti Reisi'dir.
Maruf Bey - (kendi kendisine tekrar eder) Kadınları Dansa Alıştırma Derneği... Gebe Kadınlar Cemiyeti...
Ayten - Evet!... Pol Valeri üzerine verdiği konferanslar büyük sükse yaptı.
Maruf Bey - Ben de o Valeri dediğin herifi tanımıyorum. Sakın Padişah'ın hususi ressamı Zonaro olmasın?
Ayten - Ben ressamlardan Çallı İbrahim'i severim.
Maruf Bey - Böyle pehlivan isimli ressam da hiç işitmemiştim. Halil Paşa'yı bilirim, Kuzguncuk'ta oturur. (duvarı göstererek) Şurada, bu sakalsız yakışıklı İngiliz'in resmi yerinde bir tablosu asılıydı...
Ayten - Gazi'nin resminden mi bahsediyorsunuz?
Ayten - Büyük Gazi... Gazi Paşa! Yunanlılar'ı...
Maruf Bey - (sözünü keserek) Ha, Yunan Muharebesi'ndeki Gazi Ethem Paşa mı? Kabil değil! (resme bakarak) O koca, şanlı asker de heybetli sakalını böyle kesip attı mı?
Ayten - (isimdeki yanlışlığa dikkat etmeyerek) Ben Gazi'nin sakallı zamanını bilmem!
Maruf Bey - (hayretle) Ben de bıyıklı zamanına yetişmedim! (tavrını değiştirerek) Seni gidi alaycı seni... (çenesini okşar) Hele şu Hanım Sultan'a bakınız... Büyükbabası'yla nasıl da şakalaşıyor!
Ayten - Şaka? Alay? Hiç âdetim değil! Ben fen, hakikat, ciddiyet adamıyım!
Maruf Bey - Hay haspa hay! İşitenin inanacağı gelir. (alay manasına) Kuzum kızım, sormak ayıp olmasın ama sen Mülkiye Mektebi'nde mi tahsil ettin?
Ayten - (gayet ciddi) Hayır, benim hükûmet memuriyetlerinde gözüm yok. Dârülfünun Fen Fakültesi'ne devam ediyorum. Gelecek sene kimyager çıkacağım.
Maruf Bey - (hep alay zannederek) Maşaallah, maşaallah... Fakat sen kimyayı, simyayı bırak da yemek pişirmekten, tatlı yapmaktan, şurup kaynatmaktan bahset... Bahsin daha tatlısına geçelim: Yani kılıçlı mı istersin, yoksa (türkü okuyarak:) "kâtip uykudan uyanmış gözleri mahmur!".
***
III.
MECLİS
(Maruf Bey
- Ayten
- Şebnur)
Şebnur - Oh, çok şükür! Büyükbaba, torun muhabbetteler... (Ayten'e dönerek) Ha, yavrum, Kaya Turgut geldi, seni ecza odanda bekliyor.
Ayten - Tamam, bugün tecrübelerimiz var... Haydi laboratuvara!
Maruf Bey - Kaya Turgut da kim?
Ayten - Sınıf arkadaşım... Dârülmesai'de de beraber çalışırız, şimdilik bana müsaade Büyükbaba! Biraz daha iyileşiniz de tecrübelerimizde hazır bulunursunuz. (çıkar)
***
IV.
MECLİS
(Maruf Bey
- Şebnur)
Maruf Bey - Kuzum Şebnur, bu kız çılgın mı?
Şebnur - Ne diyorsunuz, Büyük Beyefendi, onun akıllılığına dünya hayran... Görseniz, aşağıdaki ince kileri larabotor mu, diyorlar, nedir, ecza odası yaptılar. Kaya Turgut'la içeriye kapanırlar, bir şeyler kaynatırlar, bir şeyler yakarlar, allı yeşilli dumanlar çıkar! Sonra önlerinde bir fırın var...
Maruf Bey - (keserek) Fırına da bir şey veriyorlar mı?
Şebnur - (safiyane) Bilmem ki... Beni her zaman içeriye almıyorlar, zaten alsalar da kim girer? Kükürt kokusundan burnumun direği kırılıyor.
Maruf Bey - Peki, Şebnur, Ayten böyle kimyager olacak, neydi oğlanın adı, hatırımda kalmıyor...
Maruf Bey - Ha, Özdemir... O ne tahsil ediyor?
Şebnur - Hiç... Sultani Mektebi'ni bile bitiremedi, boş gezenin boş kalfası!
Maruf Bey - Hiçbir şey olamadı mı?
Şebnur - Sizin anlayacağınız; cambaz, pehlivan, yangın nöbetçisi, tulumbacı gibi bir şey!
Maruf Bey - Eyvah! Ailemizin şerefi mahvoldu desene...
Şebnur - Ben de öyle sanıyordum ama Vacit Bey memnun, "Oğlumu herkes parmakla gösteriyor!" diyor.
Maruf Bey - Vacit çıldırmış... Zaten bizim damadın zevksizliğine numune çocuklarının ismi, bunlar